4 Kasım 2009 Çarşamba

Arabesk Fabl

Geceden korktum önceleri, karanlığın bastırmasıyla etrafımı saran perilerin ışığından korkmak isterdim halbuki. Sonra yıldızlardan gelen ışığın bile kirli olduğunu bildim, sanki hepimizi öldürmek istermiş gibi dünyamıza ışıyorlardı. Fakat yolun sonunda karşıma çıkan kapkara köpekle hepsinin boş olduğunu anladım, çünkü bir sıçrayışta ayağımdan onyılların pisliğini kopardı. Kırmızı kanlı et nasıl da iğrendirici gözüküyordu, hayır o et bana ait olamazdı. Olsa olsa bir katilin yıllardır işlediği pis cinayetlere bedel olarak koparılabilirdi o pislik. Her ihtimale karşı elimle yokladım yoldaşımı. Biz erkekler niye ad veririz cinselliğimize? Ve niye tüm kızlar değil de, bazıları adlandırır vajinalarını?

Her şeyim yerindeydi, bacağımdan dolaşan ılıklığa rağmen ayağa kalktım, yol artık görülmezdi, yıldızlar onlara küfrettiğimi anlamış olacak ki, şu adi şehirde gönderdikleri iki üç ışığı da kırdılar, dolunay desen beşinci sınıf yerli kömür kokularının doldurduğu şu bulutlu havada görünmüyordu bile. Terekemde taşıyordum yalnızlığımı, bana anam babamdan miras kalmış olmalıydı, ya da arkadaşlarımdan bilemiyorum, fakat vergisini ödemesem de, ödesem de istediğim zaman çıkaramıyorum bu lanet şeyi. Bazenleri ceketimin iç cebine hapsederken, bazenleri de dinlediğim dip bunalım şarkıların melodilerine gömüyorum onu.

Sonra aklıma bağırtılar geliyor, anlıyorum ki aklıma gelen başıma gelmiş bile, yağan yağmurun ortasında bir çocuğunu daha dün gerçekleşen kazada kaybetmiş bir anne gibi çığlık atıyor birileri. Sonra bakıyorum ki, bir kadın gibi bağıran benim, ellerimi havaya kaldırmış bana tip tip bakan kedilerin ortasında ağzıma yağmur sularının dolmasını bekliyorum. Aynen çizgi filmlerde olduğu gibi ağzımın içine o yağmur suyu dolacak ve içimdeki boşlukta böylelikle tamamına erecek. Boğulup ölünce, ne kadar mutlu olacağımı anlıyor musunuz? Çünkü şu an boğulmadan boğuluyorum, öyle boğuluyorum ki, nefes alıp verebiliyorum. Anlıyor musunuz?

Anlayamazsınız, sorularıma kanıp götünüzden cevaplar yetiştirmeyin. Meğer ki bir yaranız vardır içinizde, aynen arabesk filmlerde ve şarkılarda anlatılanlar gibi, fakat siz yine de onları hiç seyretmemiş ve duymamışsınızdır, fakat siz yine de onları bayağı bulursunuz. Meğer ki kendinizi yastıkla boğasınız gelir evde yalnız kaldığınızda, ya da kolonların sesini son noktasına kadar çıkarıp kulaklarınızı patlatıp sağar olmayı ve hiçbir ses duymayacak olmanın dinginliğiyle intihar etmeyi düşünürsünüz. İşte o zaman beni anlayabilirsiniz.

Evet, bahaneniz yoksa "ne kadar çok acı var" diyerek notlar bırakıp intihar etmeyin. Çünkü başkalarının acıları yüzünden intihar etmek en şerefli şeylerden biridir. Kirletmeyin onu, saygı duyun sadece.

1 Kasım 2009 Pazar

Yutkunmak...

Geceyle başladı her şey. Hep olduğu gibi, geceyle döküldü birikmişlikler. Gündüzleri depoladığımız birikintiler ve yaşananların getirdiği atıklar. Dolar dolar da sonraları güneş batınca atılır ciğerimizden. Gece oldu ve düştük bir arabanın içinde yağmurlu bir yolda hışırtılarla boğazın yoluna. Şehir o köprüden öyle güzel gözükse de uzaktan güzel işte. Uzaktan güzel her güzellik gibi… Uzaktan güzel kıyıları, kuytuları, ücraları hatta mecraları… Uzaktan çok uzaklardan…

Güldük de yalandan da olsa eğlendik de… Belki de kan oluk oluk akıyordu içimize ama umursamadık da… O anlar öyle geçiyor ki, öyle bir geçiyor zaman ki… Kan gölünde yüzerken bile insanın yüzü gülermiş, gülebilirmiş meğer. Harcadık bozuk paralar gibi üzerimizde yaptığı ağırlığı… Yağmur demir parmaklıklar gibi hapsetmişti şehri. Kırdık kırabildiğimiz kadar hapsedilmişliğimizi.. Yedik içtik, yine boğulduk boyumuzu aşan koylarda. Ve durduk sonunda yorgunluğumuzla… Dört bir yanımıza düştü çelik gövdeler, bileklerimizdeki prangalar bu kadar gerçek olmamıştı hiç. Yağmur yorulmadan yağdı, biz ne kadar yorgunsak o da o kadar canlıydı. Çevirdi etrafımızı muhabbetin telkisinden yararlanarak gizlice… Çıkınca göbeğine cehennemin, tokat gibi yağdı sol yanımıza. Zaten bir o kalmıştı yağmayan sol yanımıza… Artık başka bir şeye de yer kalmamış o yanımızda. Yer kalmamış…

5 Şubat 2009 Perşembe

İnkar edilemez ikilem...

Saat geldi yat. Kalkma vakti kalk. Bir gün daha geçti yat. Sekiz saat uyudun kalk.. Yat.. Kalk.. Yine yat... Yine kalk.. Yat, kalk, yat ve bir gün artık kalkma.. Sadece öl gitsin.. Bu yatma ve kalkma arasında gün içerisinde nelerin peşinde koştuğuna bakınca ne bulabiliyor insan kendinde? Mutluluk mu? Üzüntü mü? Sıradanlık mı? Yoksa sadece hayatta olmanın gerektirdiklerini yerine getirdiğinin mi bilincinde? En azından huzur var mı bulabildikleri arasında? Yoksa huzur denen şey sadece bir kaç saatlik bir duygu mu? Düşünün bi', hiç günlerce huzurlu olduğunuzu hatırlıyor musunuz? Her gün kalktığınızda tıka basa dolu bir güne mi uyanıyorsunuz yoksa tamamen kendinize ayırabileceğiniz bir güne mi? İkisi arasındaki fark aslında düşündüğümüz kadar büyük mü? Her gün kalkıp müthiş bir yoğunluk içerisinde koşturduktan sonra akşam bir yada iki saat belki bir film izleyip belki bir şeyler karalayıp belki birileriyle konuşup vaktinizi geçirdiğinizde aklınızdan kendinize ne kadar az vakit ayırabildiğiniz geçer. Çok fazla üzerinde düşünürseniz uyku denen şeyin ne kadar saçma olduğunu ve insan metabolizmasının neden buna ihtiyaç duymak zorunda olduğuna isyan edebilirsiniz. Çünkü bir zaman sonra hissedememeye başlarsınız ve zamana ne kadar ihtiyaç duyduğunuzu düşünür, hissetmenin yaşadığınızın farkına varmak olduğunu anlarsınız. Tıpkı bazen sırf nefes aldığınızın farkına varmak için yapmaya ihtiyaç duyduğunuz şeyler gibi... Bazıları için ayrıntıda gizlidir bu, bazıları için gösterişlidir. Kimisi için bir sigara yakıp kulaklığını kulağına geçirerek gözlerini kapadığında yaşayabildiği bir şeyken kimisi içinse bir yerlerde bir partiye gidip enerjisinin yettiğince, alabildiğine dans etmektir. Düşünün ki bir işiniz yok, her gün yapabilecek yeni bir şey bulabilir misiniz? Her gün yapabilecek yeni bir şey bulmak için ne kadar çalışabilirsiniz? Bunun için verdiğiniz çaba bile sıradanlaştırmaz mı günlerinizi? Yada yapacak bir şeyi yoksa neden her gün farklı bir şey yapmak ister ki insan? Neden böyle bir arayış içerisine girer? Size ait uçsuz bucaksız bir zaman diliminin içinde olsanız, hayatınız sıradanlaşmaz mı sanıyorsunuz? İşin aslı amaçsız geçen vakit de tıpkı zamanla boğuşan insanların kendine vakit ayıramadığında hissizleşmesi gibi sizi hissizleştirir. İşte o zaman siz de yaşadığınızı hissetmek istediğinizi fark edersiniz, nefes aldığınızı hissetmek… Damarlarınızda sürekli kan dolaşıyorken bunun o sırada olduğunu hayatta kaç defa gerçekten hissedebilirsiniz ki? Yada insan hayatta kaç kere nefes aldığının farkına varır? Kaç kere kendi nefesini dinlerken bulabilir kendisini? Yada kalbinizin attığını neden heyecanlanmadıkça anlayamazsınız? Ve insan neden bu kadar az heyecanlanır koskoca bir hayat boyunca... Hele heyecan bu kadar kısa süren ve gün içerisindeki vaktinizin çok kısa bir kısmını alan bir duyguyken... Bir gün içerisinde iki kere heyecanlanırsanız o günü unutmanızın zorlaşması da bu yüzden değil midir? Sürekli bakıyoruz, havayı soluyoruz, dokunuyoruz ama sanki vücudumuzu oluşturan organlar bizden bağımsızmışçasına onları çok az hissedebiliyoruz. Bunda gerçekten garip bir şey yok mu? İlk defa sigara içişinizi hatırlayın. O farklılığı tekrar hissetmeye çalışın, içinize çektiğiniz dumanı ilk defa hissettiğinizde yaşadığınız o normalden farklı hissi.. Her gün içinize çektiğiniz havayı artık hissedemediğinizin farkına vardıran o ilk çektiğiniz nefesi.. Ciğerlerinize dolan dumanın her saniyesini hissettiğiniz, size bir ciğeriniz olduğunu hatırlatan o dumanı. Tıpkı ilk defa nefes alıyormuşsunuz gibi, çünkü ilk defa hissedebiliyorsunuz. Yada size kendinizi iyi hissettiren tanıdık bir duyguyu tekrar yaşıyorsunuz. Ve insan bu hissi yineleme ihtiyacı duyarak tekrar tekrar sigaraya sarılsa da zamanla her şey gibi farklılığını yitirdiğinde içine çektiği dumanı artık hissetmez bile. Hatırlamak isteseniz de hayata geldiğinizde aldığınız o ilk nefesi hatırlayamazsınız ama bedenin de bir hafızası vardır ve eğer aynı duyguyu hissediyorsanız size bunu hatırlatabilir. Suyun altında gözlerinizi açıp sanki yavaş çekimde saatlerce orda kalmışsınız gibi nefesinizi tuttuğunuzu hayal edin. Ve sonra su yüzüne çıkarak içinize çektiğiniz havayı... Size de ilk nefesi çağrıştırmıyor mu?

Peki yaşamak bu kadar zor mu? Hayır, kesinlikle değil. Sorun zaten yaşamak değil. Yaşadığınızı hissetmek...