1 Kasım 2009 Pazar

Yutkunmak...

Geceyle başladı her şey. Hep olduğu gibi, geceyle döküldü birikmişlikler. Gündüzleri depoladığımız birikintiler ve yaşananların getirdiği atıklar. Dolar dolar da sonraları güneş batınca atılır ciğerimizden. Gece oldu ve düştük bir arabanın içinde yağmurlu bir yolda hışırtılarla boğazın yoluna. Şehir o köprüden öyle güzel gözükse de uzaktan güzel işte. Uzaktan güzel her güzellik gibi… Uzaktan güzel kıyıları, kuytuları, ücraları hatta mecraları… Uzaktan çok uzaklardan…

Güldük de yalandan da olsa eğlendik de… Belki de kan oluk oluk akıyordu içimize ama umursamadık da… O anlar öyle geçiyor ki, öyle bir geçiyor zaman ki… Kan gölünde yüzerken bile insanın yüzü gülermiş, gülebilirmiş meğer. Harcadık bozuk paralar gibi üzerimizde yaptığı ağırlığı… Yağmur demir parmaklıklar gibi hapsetmişti şehri. Kırdık kırabildiğimiz kadar hapsedilmişliğimizi.. Yedik içtik, yine boğulduk boyumuzu aşan koylarda. Ve durduk sonunda yorgunluğumuzla… Dört bir yanımıza düştü çelik gövdeler, bileklerimizdeki prangalar bu kadar gerçek olmamıştı hiç. Yağmur yorulmadan yağdı, biz ne kadar yorgunsak o da o kadar canlıydı. Çevirdi etrafımızı muhabbetin telkisinden yararlanarak gizlice… Çıkınca göbeğine cehennemin, tokat gibi yağdı sol yanımıza. Zaten bir o kalmıştı yağmayan sol yanımıza… Artık başka bir şeye de yer kalmamış o yanımızda. Yer kalmamış…

Hiç yorum yok: