19 Aralık 2008 Cuma

Parmakların Üzerinden...

Gün ortasıydı. Güneş tepeden yeşil çimlere vururken parmaklar klavyenin üzerindeki yerlerini aldılar... Serçe parmak en iç kulvarda kendine bir yer buldu.. Sıralama turlarında hep başarısız olurdu, bu onun kaderiydi, aslında pek de şikayetçi değildi.. A, S, D kombinasyonunun üzerinde sol elin ortadaki üç parmağı eski bir alışkanlıktan kalmaymışçasına yerlerine geçtiler.. Baş parmak yine space tuşunun üzerine yerleşti ve uzunca tıkırdamalardan sonra vereceği ses için hazırlıklarını yaptı. O yarışın hep en geride kalan ismiydi... Start verilmeden önce hakemler herkesin yerlerini aldığından emin olmak için son kontrollerini yaptılar... Beyaz bir bayrak sallanmaya başlarken gözler bunu barış isteyen bir düşmanın bayrağıymış gibi algıladılar, evet yanıldılar... Bir silah sesi duyuldu, kulaklar çınladı. Ve yarış başladı....

Aynı anda bir fırtına koptu ufukta... Evet, tahmin edebileceğiniz gibi kara bulutlar da yerlerini almışlardı, ve bir yıldırım da düşmezse olmazdı tabi... İşaret parmağı r'ye doğru koşmaktayken yıldırımın arkasından gelen gök gürültüsüyle irkildi... Elbette güneş burada da fazla kalmayacaktı, günün sonunda yine gün batımını göremeyeceğini bilmek içini acıttı. Peki ya günün sonunu görebilecek miydi? Hep birilerini gösterdiğinden bir gün kesileceğinden korkuyordu. İşaret parmakları arasında yayılan söylentilere göre sadettin teksoy ve mehmet ali erbil ülkelerinde işaret parmakları bu yüzden kesilmişlerdi.. Akranlarıyla aynı sonu paylaşmak istemiyordu, ama birilerine doğrulmaktan da alıkoyamıyordu kendini... Suçlamak ne kolaydı birilerini, dedikodu ne de güzel bir şeydi.. Korkunun ecele faydası yok diye düşündü.. Belki de vardı?
Bu sırada iç kulvardan yüzük parmağı büyük bir depara kalktı, yaklaşmakta olan kara bulutların arasından bir ışık hüzmesi yüzüne vuruyordu. Yıllar onu paranoyaklaştırmıştı. Bunun diğer parmaklar tarafından hazırlanmış bir oyun olduğunu düşündü, yarışı onun kazanmasını istemiyorlardı ve aralarında en hızlı koşan o olduğu için onu durdurmak istemişlerdi. Ama ışığın yüzüne vurmasını nasıl ayarlayabilmişlerdi ki? Doğru ya, O yapmıştı. Yarattıkları arasında zaten kendisini hiç sevmemişti ki, şans zaten hiç onun yüzüne gülmezdi.. Başına tasma geçirilen bir tek kendisi değil miydi? Adını bile yüzük parmağı koymamışlar mıydı? Köleliği hep üzerine yapışsın, hiç unutulmasın diye.. "bağlılığın simgesiymiş! sıçmışım öyle bağlılığın simgesine" homurdanmaya devam etti, haklıydı tabi. Hem her şeyde O'nu suçlamaktan daha kolay ne vardı? "tahareti bile benimle yapanlar var ulan!"

Orta parmak aralarında en uzunları olduğundan yarışı tempolu ama fazla efor harcamadan sürdürüyordu.. Gücünü saklamasını bilmeliydi, son düzlükte atacağı depar için şimdiden sabırsızlanıyordu.. En çok kıtlatılan parmak olduğundan maç öncesi kondüsyonu biraz düşmüştü ama yine de yapabileceğine inanıyordu. Diğerlerine göre başından en çok sakatlık geçen oydu ve hepsini de atlatmıştı, en çok da basket topu vurduğu zaman canı yanmıştı, acıların da acısıydı o... Başından geçen şeyleri düşünürken işaret parmağı’nın onun bir adım arkasında olduğunu fark etti, temposunu düşürmeden devam etmeliydi..

Koştukları pist hafif bir eğimle kıvrılmaya başlamışken yağmur damlaları da gökten süzülmeye başlamıştı artık.. En iç kulvarda serçe parmak en öndeydi, diğerlerine iki boy fark atmış can hıraş koşuyordu. Yine dayanamamış ve diğer elin serçe parmağıyla iddiaya girmişti... Evet, büyük bir kumar sorunu vardı... Bu yarışı kazanmak zorundaydı, yoksa bu hafta boyunca onun tırnağı yenecekti. Kabus gibi geçecek bir haftaya hazır değildi.. Ne yazık ki çabuk yorulurdu, yolu yarıladık diye düşünüp kendine gaz vermek isterken yüzük parmağının ensesinde bittiğini farketti. İşaret parmağı ise dış kulvarda onunla aynı hizaya gelmişti bile...

Baş parmak aralarındaki en şişmanları olduğundan yine en arkada kalmış ağır ağır geliyordu. Zaten daha yarış başlamadan kaçıncı olacağını kabullenmişti, yarışmak ona göre değildi. Hem zaten ne zaman tek başına bir işe yaramıştı ki, atalarından eski zamanlarda baş parmakların çok asil bir ırk olduklarını defalarca dinlemişti. "eskiden her şey bizim sayemizde olurdu, biz olmadan hiç bir iş yürümezdi" diye anlatırdı büyükleri... Adına mürekkep dedikleri bir sıvının içine banıp kağıtların üzerlerine bastırdıklarını ve bu sayede bütün dünyanın işlerini yürüttüklerini defalarca dinlemişti... "Ne yazık" diye düşündü, ben hiç bir zaman tek başıma bir işe yarayamayacağım... Ama yine de bu sayede işaret parmağıyla ne kadar yakın arkadaş olduklarını düşünüp gülümsedi. Az değil beraber tam 14 sene kalem tutmuşlar ve çok şeyler yazmışlardı. İşaret parmağı yazdıkları şeyleri çok çabuk unuturdu ama o çok daha iyi bir ezberciydi. Mercidabık savaşını nasıl unuturdu? Ya cosinüs ve sinüs'ü? 30-60-90 üçgeni de çok önemliydi... Karl Marx diye biri vardı sahi kimdi o? "dünyayı anlamak yetmez onu değiştirmek gerekir" demişti.. Ne demek istemişti?

Son düzlüğe girerken serçe parmak bir anda geride kalmaya başlamıştı. Yüzük parmağı büyük bir hırsla koşuyor ve işaret parmağıyla başa baş gidiyordu. Onları bir kaç adım geriden takip eden orta parmak artık vakti geldi diye düşünmüş olacak ki var gücüyle depara kalktı.. Bu sırada serçe parmak iyice geride kalmış ve adımları da kısalmıştı, artık dayanamadı ve kendini yere bıraktı. Biraz sonra baş parmak yanından sırıtarak geçiyordu... İşaret parmağı ve yüzük parmağı birincilik için birbirlerinden başka kimsenin kalmadığını düşünürlerken tam ortalarından müthiş bir deparla gelen orta parmağı farketmediler bile.. Orta parmak ikisine üç karış fark attı ve yarışın galibi oldu.. Onun arkasından işaret parmağıyla yüzük parmağı geldiler ve kararı varış hakemlerinin belirlemesini beklediler. Dördüncü olan baş parmak bitiş çizgisini geçerken tek başına yapabildiği bir iş olduğunu, başrolünde oynadığı bir çakmak seramonisinin varlığını farketti... Diğer bütün parmaklar çakmağı tutarken o fitili ateşlerdi... Yarışı dördüncü bitirmişti ama en azından birinci olmanın verdiği hissi hatırlayabilmişti... (evet sigara yaktım) Serçe parmak ise yarışı bitirememiş ve diskalifiye olmuştu.. Yanına koşan kameralara bakıp "ne oldu?" sorusuna "dalağım şişti abi" cevabını verirken görüntülendi.

Ve ödül töreni için sol el kameralar karşısındaki yerini aldı. Kürsüye çıkan parmaklar orta parmağın ödülünün verilmesi için geriye doğru yaslandılar.. Evet, dimdik ayakta olan tek parmak orta parmaktı artık. Hayata karşı bir duruşu vardı, bir felsefesi! inandıklarından asla vazgeçmemişti, her şeye rağmen yine ve yeniden duruşunu sergileyebildiği için ve yüz yıllardır bu yarışı kazanan atalarına layık olabildiği için gururluydu...Yüz metrede ve isyan etmede üzerine yoktu.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Acemi misin? Acemli misin?

Hava soğuk, insanlar soğuk ve yaşamın ta kendisi karanlıktan ürken bir çocuk gibi sıcacık kalmayı başarıyor.Ya da başardığını zannediyor.Öyle ki, bu soğukta binlerce insanı yokederken, üzerlerine kar-dolu-yağmur gönderirken de şefkatli olduğunu zannediyor.Kötülük sadece dışardan gelir, sanki içimizde hiç yokmuş gibi.

Bir hayaldi, bir hayaldi her şey.Bunalımımız bir hayaldi, mücadelemiz (mücadele derken neyin mücadelesi hacı?) bir hayal.Bu blog sayfası bile bir hayaldi.Aslında hayalden de ırak, ondan da aşağı bir şey.Bir umut.Bir umutmuş insanı yaşatan, yılların eskitemediği bir geyik aslında bu.Ve ilginçtir ki, çok doğru.Edebiyatımıza yeni bir eser kazandırmak gibi bir isteğim vardı bir zamanlar.Bir zamanlar dediğim aşağı yukarı 2 ay önce.Hatta 3 sayfalık bir giriş bile yazmıştım.Kısacası bir gençlik hevesinden öte, ciddi bir iş peşindeydim.Peki ne bekliyordum bu çabadan? Sakinleşmek?, huzur bulmak? ego tatmini ? yoksa öylesine bir iş miydi benim için? Bilemiyorum.Belki de biliyorum da itiraf edemiyorum ya da buraya yazmak istemiyorum.Bu sayfaya şu sıralar kimse bakmasa da, ihtimaldir ya birileri okur.Hatırlar bakar.Sonra başkalarına koz vermeyelim, değil mi yoldaşlarım?

Nerede kalmıştık bir hayaldi, yok yok umuttu.Tecrübesiz bir avuç insan gibi buraya yazarak sefilce bir iş gerçekleştirmeye çalıştık.Güya kendi çapında gururlu ve içerikli bir çabaydı.Hani dergi-gazete-site sarmalında gezinen amaçsız bir idealizmin kurbanı oldu bu site.Çığrından çıkmadı, bilakis çığrında pıstı kaldı.Söndü gitti.Zaten kendime hep kızarım, niye bu kadar inatçıyım diye? Neden her başladığım işin sonu bok yolu olsa da, bitirmek isterim diye.Bilemiyorum bu da benim rahatsızlığım sanırım.Bok yoluna bile bile evet demek.Gecenin sabah ermesini bekleyen kervanların yolcuları gibiydik ,aslında sanıyor olabilirim de.Ya da sanrılanıyor da olabilirim.
Aklıma gece karanlığında gültepe'den, çeliktepe'ye çıkan yollar, sokaklar geliyor.Havada hafif bir kömür kokusu, in cin top oynamıyor.Zaten oldum olası bu deyime de uyuz olmuşumdur.İnce bir uğultu var, köylerde uzaklardan duyulan hayvan sesleri, şehirlerde otomobiller olmuş.Hızlı adımlarla hareket ediyorum her zamanki gibi.Bazı pencerelerde ışıklar var, bazılarında ise koyu karanlık.Karşıdan ara ara insanlar geliyor, hepsinin sanki bir acelesi var.Cengizhandan çeliktepe ana caddeye çıkan ve hep rüzgar esen dar yokuştan yukarı çıkıyorum.Ve sonunda caddeye ulaştığımda bazenleri sevimli, bazenleri korkunç, bazenleri ise sadece gururlu olan ve oradan hiç ayrılmayan pis, gaddar, kibirli kulelerle karşılaşıyorum, yine yeniden.Oradan büyükderece caddesine devam edip, seyyar dürümcüyü de geçtik mi, insan yapayalnız kalabiliyor bir an.Ama nasıl oluyorsa gecenin bu saatinde ( hep öyle denir ya, kaçsa o saat artık) birileri karşıdan gelebiliyor.Mavi timberland, kot pantolon, son moda montlardan biri, kişiyi değil de, markayı gözümüze sokan cilalı bir paket.Afiyet olsun hepimize.
Neyse, sonunda büyükdereye çıktım.Dere içinde akan çöpler gibi, gündüzleri otomobillerin birbirini taciz ettiği, deyim yerindeyse siktiği bu yolda, cidden insan bunalıma da girebilir, eğer geceleri metronun önünde pinekliyor ve sarhoşları gözlüyorsa "umuda" yelken de açabilir.Ama o gece bir bok olmadı.Oturulan bir saatten sonra evin yolut tutuldu ve salak bir duygululukla "evet bir gün değerimi anlayacaklar ühühühü" ezikliğiyle yatağa girildi.Uyumak derde devadır.Uyumak ilaçtır, her şeyi unutturur.
Çünkü içinde hikayeler, masallar, hayaller, "umutlar" gizlidir.Bir anda gerçekliğimizi yitirir, unutur ve başka bir dünyada buluruz kendimizi.Bundan daha iyi meditasyon mu olur? Kadın mı istiyorsun, para mı, güç mü, sevgi mi, eziklik mi, yakışıklılık mı, duygu mu, özürlülük mü, ne arıyorsan hepsi orada mevcut.Dolma kalem bile var, daha nolsun ?

Umut, taktım bu sözcüğe ben.Nietzsche "umut bütün kötülüklerin anasıdır, çünkü işkenceyi arttırır" demiş."Ummadan doğan güven" demiş tdk.Başkaları da bir sürü şey söylemiş.Filoloji paralamayalım şimdi, sıçmayalım.
Ve sonunda umut bitti.Yalnızlığa terkedildi.Saçmalıklara gömüldü.Kaybedildi, kaybettirildi, belki bulundu.Ama bu sayfalarda değil.Bu kişi için de değil.Acemiydik, umudun kurbanı olduk paşam.Sen affet paşam.Bir daha bir şeylere girişmek gibi bir saçmalığın içine girmeyeceğiz.

Oldu mu?
Siktrettin mi her şeyi çocuğum?
Olmadı mı?

22 Temmuz 2008 Salı

Bir bakışta hayat

Dönüyor, karşı kaldırımdaki kediler, kırmızı araba, çevremdeki aparmanlar ve en acısı insanlar.Hepsi dönüyor, renkten renge giriyorlar.Bir akşam sıkıldığımı farkettim, bütün her şeye küfretme ihtiyacıyla doluyordum, sanki dünyanın bütün küfürleri bir araya benim için gelse ve aynı anda bütün hepsi ağzımdan dökülse rahatlayacaktım.Her dilden, her lehçeden, her şiveden bir tutam, yeni bir edebiyat türü.
Ama olmadı, kara asfaltların üzerindeki yolculuğuma devam ettim.Binalarla çoraklaştırılmış İstanbul'da iki ağaç görebiliyordum.Cadde boyunca uzanan kaldırımda, bu iki anıtsal ağacın karşısına geldim ve ellerimi iki yana indirerek hazırolda bekledim.Onlara selam vermeye bile cesaretim yoktu.Sadece bakışıyorduk, uzun bir süre geçti.O kadar uzundu ki, defalarca gün doğdu, yıldızlar görünenemedi çünkü şehrin ışıkları onları uzaklaştırdı.Ay ise hiçbir şeyden etkilenmeden beni seyretmeye devam etti.
Öyle uzundu ki, kuşlar defalarca başıma pisledi, insanlar defalarca beni alıp götürmek istedi, annem harap oldu yanıbaşımda, babam yüzüme tükürdü.Üniversiteyi bitiremedim, belki de hiç başlamamıştım bilemiyorum.Mevsimler geçti, ağaçlar yapraklarını döktüler, karla kaplandılar, sarıya, yeşile tekrar tekrar boyandılar.Ama beni hiç göremediler sanki.Bana hiç bakmadılar ya da...

Sonunda bir gece, yaşlı bir sarhoş yanıma geçip beni taklit etmeye başladı.Sonra bir kahkaha patlattı. "sen neden burada duruyorsun böyle, yoksa deli misin sen?" dedi nahoş ağzıyla.Yarı tükürür gibi konuşuyordu.Kimsenin yapamadığını günah yaptı, gerçek yüzüme çarptı.Bütün her şeyi yitirdim sanki, yine yollardaydım.Ağaçları unutup, kaldırım taşlarını yokladım.Sonunda dereye vardım.Fabrika atıklarıyla, pislikle, bokla serpilmiş, gelişmiş ya da kurumuş akıntıya bıraktım kendimi.Onun içinde yüzmek ayrı bir keyif verdi bana.Kokusundan, görünüşünden tiksindiğimiz veya bize kötü öğretildiği için kötü bellediğimiz o deryada boğuldum.Öldüğümden o kadar emindim ki, cenazemi görmeyi bekliyordum.

Olmadı.Becerememişim ölmeyi.
Hastanede açtım gözlerimi, bu sefer kalitesiz döşemelerle kaplı bir odada, başucumda hiçliği buldum.Hemşireler, doktorlar hepsi siyah giyiyordu.Çevremdeki tek beyazlık hiçlikti.Sanki lanet olasıca herkes boka bulanmış gibiydi.Evet ben hepsinden de kötüydüm.Hepsinden de beterdim.Kaçmak istedim oradan, daha temiz insanlarla karşılaşmak istedim.Gülüşü güzel, sohbeti hoş, kızlarla birlikte olmak, bambaşka ülkelerde bambaşka hayatlar yaşamak istedim.
Farkettim ki, yine yollara düşmek gerek.Hem de hiç durmamacasına, hem de her şeye rağmen.

Güç bulamadım kendimde.Evime döndüm, tüm gün bütün odaları güneş alan, odaları nispeten ferah, nispeten dar, karakterleri garip eşyalarıma döndüm.Bitmeyen inşaatlara yeniden küfretmek, gece serinliğini hissedebilmek için 4. kattan, balkondan kafamı .çıkartmak zorunda kaldım.Terden yapış yapış olmuş ruhumu, bedenim yanında promosyon olmak şartıyla, ölüme satmak istedim.Zaten becerememiştim bunu, öyle değil mi ya? Ölmeyi düşünmeyi düşünmeyi başaramamıştım.Ölmek ne kelime?

İşte açtım, kapadım gözlerimi.Gerçekler parlak, gerçekler köhne.Gerçekler acı, gerçekler tatlı.işte yepyeni bir hayat sunamıyorum kendime.İşte roman karakterlerinden ibaret değil hayat derken, onlardan çare arıyorum.Ve işte yine karanlığı düşlüyorum.Derin dehlizlerde tatmin olmaya, orgazm olmaya çalışıyorum.

Sayfayı çevirmeyelim, ayraç bile koymadan yakalım bu kitabı.Herkesi zehirliyor çünkü.

4 Nisan 2008 Cuma

Zaman...Zaman...

Hayat göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor, zaman su gibi akıp geçiyor, üç günlük dünya gibi sayısız uyarı ibaresiyle donatılmış her yanımız.
Bunca uyarı tabelasının varlığına rağmen kaza yapsak da yapmasak da benzinin biteceği gerçeğini değiştiremiyorsak ne içindir bu farkındalık.
Hızlı gitmeyin demek ne içindir?
Yavaş giden de bir kaç yüz metre civarımda kalmayacak mıdır en fazla?
Yavaş yavaş gidince güzelliklerin tadını daha mı iyi alıyor muşuz?
Diyelim ki öyle olsun; bu acıların da tadını daha iyi almayı sağlamaz mı?
Veya tad almak böyle bir şey midir? Neresindedir bunun gerçek?
Zaman kavramı bana göre değişemez midir?
Veya zaman benim gerçeklerimi alıp götürmek zorunda olan bir şey midir?
Su gibi akıp gitmek; hiç bir şeyden etkilenmeksizin kendi yolunu bulmak ve hep kendin gibi olabilmek değil midir?
Ağır ağır yol alanlardan hangisi kendisi olabilmeyi başarmıştır?
Hızlı veya yavaş gitmek kime göredir azizim?
Zamanı iyi değerlendirmek veya zamanı hoyratça harcamak kime göredir?
Sakıp sabancı ile benim dedem aynı toprağın altında değil midir?
Arkalarında bıraktıkları onlara ne kazandırdı?
İkisi de bu gerçeğin farkında değiller miydi?
Evet evet asıl soru bu işte…
Ne kazandırır bunun farkına varmak?
Dünyayı fani görmekten çok dünyevi nefse hizmet etmiyor mu bu farkındalık?
Küçükken farkına varmamışız ya… Ne de güzel etmişiz.
Kısa süre de olsa farklı lezzetlerin gerçek tadlarına bakabilmişiz.
Ha büyüdük ha büyüyecez diye çalındı elimizden gerçeklerimiz. Zamanı kovalayacağız derken can verdi tüm içtenliğimiz.
Şimdi ne mi oldu?
Nefsimizin el verdiği kadarıyla tad alabiliyoruz yaşadıklarımızdan.
Küçük bir gerçeklik yakalasak gözlerimiz büyüyor sevinçten. Bu gerçeğin bir acı veya nefret olması bile ona olan ilgimizi azaltmıyor. Çölde su bulmuş gibi serpiyoruz ruhumuza biraz nefes aldırabilmek için.
Gerçek paylaşımlar öylesine dar alanlara sıkışıyor ki; soluğu meylerde alıyoruz kimi zaman.
Farkındayız ya… Zamanı iyi değerlendiriyoruz ya…
Gülerken bile 2 kere düşünüyoruz artık. Düşünemiyoruz da doğru düzgün, düşünsek bile yapamıyoruz, yapsak bile beklentimizi karşılamak uğruna gerçeği yitiriyoruz.
Kendimize yaşıyor gibi görünüp aslında başkalarına yaşıyoruz.
Kendime baktım yine;
Evim vardı lan benim…Sevdiklerim vardı… Ailem vardı…Arkadaşlarım vardı…
Hayallerim ve kendime ait küçük bir dünyam vardı. O benim dünyamdı.
Zaman ben isteyince akar ben isteyince dururdu. Bananeydi herkesin kabul ettiği zamandan. Eski zamanı özlüyorum, çocukluğumu ve biraz da yakın geçmişi.
Düşümde uzaktan bakıp bir türlü açılamadığım güzel kızı görmeyi özlüyorum.
Beni ben olduğum için sevenleri özlüyorum…
Tam da şimdi zamanın su gibi akıp geçtiğini fark ettim…
Çok büyüdüm…

28 Mart 2008 Cuma

Anlamsız Ama Anlamlı

Oturma odasındaydım, televizyonun sesi bir yandan, koltuktan koltuğa zıplayarak “örümcek adam” diye bağıran kardeşim bir yandan, “oğlum zıplama” diye kardeşimi azarlayan annem bir yandan, kız kardeşimle hararetli bir tartışma yaşayan babam bir yandan, bilgisayarda çalan müzik bir yandan, gürültü artık beynime işliyordu. “Ben markete gidiyorum” dedim, kimsenin aldırmayışına aldırmayarak çıktım odadan. Montumu aldım, ayakkabılarımı giydim, apartmandan çıktıktan sonra derin bir nefes aldım… Cebimden sigaramı çıkardım, paketi yırtarak içinden son dal sigarayı aldım ve yaktım, soft paketi buruşturarak köşedeki çöp yığınının üzerine attım… Ağır adımlarla köşeyi döndüm ve yokuştan aşağıya indim. Kahvenin önündeki kavga pek ilgimi çekmedi, taksi durağının yanından geçerken bir taksici “kardeşim gel tatlı ye” diyerek tulumba tatlısı uzattı bana… “sağ ol abi” dedim ve hiç duraksamadan caddenin karşısına geçtim… Köşede nohut pilavcı hazırladığı pilavın içerisine ketçap sıkıyordu. “Paket mi ossun burada mı abey?”

Markete girdim...

- Bi’ winston soft bir de damak..

- Bundan mı abi?

- Dolaptan verirsen daha güzel olur be bu biraz ezilmiş.

- Peki abi.

- Kolay gelsin...

Marketten çıkıp karşıya geçtim tekrar. Taksi durağının önünden geçerken az önce bana tatlı ikram eden adamın telefonla konuştuğunu gördüm. “heaa.. sorma abi biz de çok sevindik… polis, esnaf, sokaktan geçen herkese tatlı dağıtıyoruz” sigaramdan bir duman daha çekerken daha yarısını içmiş olduğumu fark ederek eve uzun yoldan gitmeye karar verdim. Islak asfaltta ayaklarımı sürüyerek uyuşuk bir şekilde evin yolunu tuttum. Ağır ağır… Yağmur kokusunu içime çekerek… Sokağa doğru yaklaşırken arkadan gelen ayak seslerini duydum ve geriye baktım… Karşı binada oturan çocuktu, buraya yıllar önce taşınmışlardı, daha önce iki arka sokaktaki bir binada oturuyorlardı, o zamanlar bir arkadaşım da orada oturuyordu, onun anlattığı kadarıyla birkaç şey biliyordum bu aile hakkında. Evlerinde yangın çıkmıştı, daire tamamıyla yanmış ve kız kardeşi kolunu kaybetmişti. Sonra buraya bizim karşımızdaki binaya taşınmışlardı. Buraya taşındıklarından beri hiç konuşmamıştım bu çocukla, hatta tanışmamıştım bile… O zamanlar pek sokaktaki arkadaşlarımla görüşmemeye başlamıştım… Mahalleden kopmuştum da diyebiliriz. Benden yaşça biraz küçüktü… Ama yapı olarak iri bir çocuktu. Bildiğim kadarıyla maddi durumları pek iyi değildi, güneş yanığı gibi esmer tenleri doğulu olduklarını söylüyordu, ama konuşması şiveli değildi. Birkaç gün önce babasının öldüğünü annem söylemişti, durup dururken kalp krizi geçirmiş ve ölmüş… Cenazesini memleketinde kaldırmak istemişler ama cenazeye giderken yolda trafik kazası geçirip cenazeye bile yetişememişler. Bu nasıl bir baht? diye düşünürken bir anda durdum. Sigaramdan hızlı hızlı iki duman daha çekerek fırlattım, bana doğru yaklaştı… Elimi uzattım ve “başın sağolsun kardeşim” dedim. Şaşırdı, ceplerindeki ellerini çıkarmak isterken biraz bocaladı, sonra elimi sıktı ve “sağ ol” dedi. Sokağa doğru yürüdük bir süre sessizce. “Nasılsın?” diye sordum sessizliği bozmak isteyerek… “İyiyim” dedi. “Sen nasılsın?” fazla yıpranmış gözükmüyordu, üzüntülü olup olmadığını seçemiyordum… Bir durgunluk vardı evet, ama metindi.. “İyiyim” dedim.. “sigarayı bırak daha iyi ol” dedi. Bir şey demedim, sadece nereden çıktı şimdi diye bir an düşündüm… Sanki duymuş gibi “babam bu yüzden öldü” dedi. Ne denir ki böyle bir durumda? “Bırakmak lazım” diye geveledim. “Ben de içiyorum ama bırakacağım mecbur” dedi. Bu olaydan bir ders almak zorunda hissediyordu kendisini, belki bende almalıydım… Ama bir kulağımdan girip diğerinden çıkması bir yana kulağımdan içeriye bile girmedi bu sözler… Bir an bile düşünmedim nedense sigarayı bırakmayı… Apartmanın önüne gelince biraz oturup konuştuk, “Kuran okunuyor içeride, eve giremiyorum” dedi. Kırkının çıkma meselesi diye mırıldandım istemeyerek, duymadı. Bir süre sustuk yine... Sonra etrafta hiç otopark olmamasından konu açıldı, nasıl açıldı demeyin, açıldı bir şekilde… Otoparkların, belediyelerin günlük bütçeleriyle bile yapılabilecek bir şey olduğunu savundu… Ne zaman ağzımı açsam lafı ağzıma tıktı, anladım ki o da “her şey uzmanı”. Ne iş yapıyorsun? Her şey uzmanıyım. Fiyakalı iş…Bir süre daha ayıp olmasın diye onu dinledim, sonra “iyi geceler dedim” ve kalktım yanından…

Anahtarımı çıkarıp şıngır mıngır sesler eşliğinde kapıyı açtım, ayakkabılarımı içeri aldım, montumu astım. Oturma odasına girdim, televizyonun sesi, bilgisayardan gelen müzik sesi, koltuktan koltuğa sıçrayan kardeşimin sesi, onu azarlayan annemin sesi ve kız kardeşimle tartışan babamın sesi birleşerek bir kasırga gürültüsü oluşturmuştu artık… Hiç konuşmadan kız kardeşimin yanına gittim ve marketten aldığım çikolatayı uzattım, bilgisayarın başına oturdum, masaüstüne sağ tıkladım ve yeni microsoft word belgesi oluşturdum… Gürültü tekrardan beynime işlerken yazmaya başladım;

“Oturma odasındaydım, televizyonun sesi bir yandan…”

23 Şubat 2008 Cumartesi

Geçmişten satırlar...

"Mısra mısra ilerliyor yolum.Teşbihler ile, şiirler ile son buluyor beyhude ömrüm.Bu yol bittiğinde, hala cesedim sıcakken, kendimi affedeceğim her şeye karşı, hatta... kendime bile."


Metafaizik; bir varsayım...Görebildiklerimiz, duyularımızla elde dettiğimiz her şey algılarımızla sınırlıysa, ruh gibi bir kavramı hangi sistematik düşünceden önkabulle benimsiyoruz?

"İnsanların ruhları vardır"

Çoğu zaman vicdan ile kalbi, ruh ile duygularımızı, duygularımız ile heveslerimizi karıştırıyoruz.Tam manası ile anlamlarını bilmediğimiz kavramlarla kurduğumuz cümleler, yarım kalmış hikayelere benziyor.Ya da ben benzetiyorum.


"Gri gökyüzü öğlen 3'te kendisini o kadar kararttıki insanlara karşı, perdeler çekildi, elektirikli düğmelerle odalar aydınlatıldı.Sisle karışık yağmur tanecikleri, semadan arza süzüldüler.Elleri ceplerinde yüzlerce insan, evlerine dağıldı."


Şiir yazmak için fazlaca bir çabaya gerek yok, hayatın kendisi şiir gibi zaten.Çoğu zaman karamsar, karamsar olmayanlar için bile karamsar.Şerhler düşemiyoruz yaptığımız şeylere, aklımıza ne gelirse vaktimizi öyle harcıyoruz.Çünkü sürükleniyoruz bir nevi, bir sonbahar yaprağı gibi, öylesine, sessizce...

19 Şubat 2008 Salı

Azat..

masada kirli bir tabak, kırıntılar kalmış üzerinde.. yanında bir şişe şarap, dibinde kalmış biraz.. yeşil şişenin içinde bir gölge gibi duruyor.. bir paket sigara üzerinde kocaman harflerle "sigara içmek genç yaşta öldürür" yazan.. paketin içinden yarısı çıkmış tek dal sigara. köşede eski yeşil bir koltukta oturan bir adam.. loş odanın karanlığına çekilmiş, düşünceli.. hayatın örselemesinden kaçabilmiş, mabedinde yapayalnız hafif kafası güzel.. tavandaki sarı ışığın etrafında dolanan dumana bakıyor.. hayaller kuruyor.. ama mükemmel hayaller kuramayacak kadar gerçeklerini görmüş dünyanın.. mutlu gibi ama sanki biraz da buruk.. gülümsemiyor ama gülümseyen bir yüz görmeye onunla birlikte gülümsemeye ihtiyaç duyuyor.. gözleri yanıyor dumandan, yaşaran gözlerini silmiyor.. hayatına buğulu gözlerle bakmaktan inanılmaz bir haz duyuyor.. dağınık, vurdum duymaz, hafif meşrep hayatına..

o gece gökyüzündeki yıldız bile parlamaya çekiniyor. şehir sessiz, şehir uykusunda güzel bir rüya görmekte.. bulutlar sakinleşmiş.. şehrin üzerini beyazlarla örtmüş sessizce süzülüyorlar.. o ise kısık sesteki müziğe eşlik ediyor.. olur ya diyor.. olur ya.. arzu her yanını sarıyor.. bekliyor.. tam karşısında duruyor kapı.. çıkıp gitse.. gidebilse.. dünü unutsa, yarını beklemeyi bıraksa.. yaşasa o anı saniyelerine kadar.. hissedebilse eskisi gibi.. yaşamanın verdiği yorgunluğu öpüp başına koysa.. canı yandığında avaz avaz bağırabilse.. ağlayabilse üzüldüğünde.. gülümseyerek karşılasa her yeni gelen gün ışığını.. sıkı sıkı tutunabilse tekrardan.. elleri acısa da bırakmasa bu sefer.. tekrardan başlasa.. ondan sonra ilk defa tekrar kendisi olabilse.. onun bıraktığı izleri silebilse.. acısını gömse toprağa.. ve sadece gerektiğinde bir dua okusa ona.. kontrol edebilse kendini.. zamanın her şeyi çözdüğü avuntusundan medet ummasa artık.. aynaya her baktığında kendisi istemedikçe zamanın hiç bir şeye derman olmayacağını tekrar hatırlasa.. bir hatıra olarak kalsa herşey.. geçmişi tekrar yaşamak istemese artık..

kalkıyor yeşil koltuktan, ampulden gelen cılız ışık solgun yüzüne vuruyor.. masaya yaklaşıyor, yarısı paketin dışında olan sigarayı alıyor ve dudaklarına götürüyor.. çakmağı arıyor gözleri.. ceplerine bakıyor.. arka cebinden çıkardığı çakmakla yakıyor sigarasını.. kurumuş dudaklarından derisiyle birlikte çekiyor sigarayı, acıyan dudaklarını ıslatıyor diliyle.. dumanı üflüyor iç çeker gibi çıkardığı o sesle birlikte.. sarı ışığın etrafına dolanıyor duman.. masadan şarabı alıyor, her yudumda biraz daha sönüyor kendine olan öfkesi.. şişeyi bitirene kadar içiyor ve bittiği an tüm yoğunluğuyla geri gelen öfkesini vuruyor masaya büyük bir gürültüyle.. artık zamanı geldi diyor içinden bir ses usulca.. şişeyi ince kısmından kavrayarak duvara vuruyor.. cam kırıklarının üzerinden yürüyor.. kanı bulaşıyor yerdeki eski halıya.. kapının önünde duruyor.. dönüp bakıyor tekrardan buğulu gözlerle.. ama bu defa dumandan değil o göz yaşları.. bakıyor dağınık, vurdum duymaz, hafif meşrep hayatına.. kendinden bir parçasını da geride bırakacağı hayatına.. dönüyor yüzünü, göz yaşı süzülüyor.. açıyor kapıyı, soğuk bir rüzgar esiyor ve alıyor yanağındaki tek damlayı.. adımını atıyor ve sessizce kapatıyor kapıyı.. bembeyaz şehirde bir karartı kendisi için yeni bir karar alıyor.. o artık kendini azat ediyor..

13 Şubat 2008 Çarşamba

Üzerine pislemek lazım şu Yağ dediklerinin

Kahrolası sözler, kahrolası şiirler insanın aklını bulandırıyor.Bir kış gecesi elleri ceplerinde yürüyen bir insanı, koyu kahverengi çamura bulanmış botlarıyla, düşünmekten sıkılmış bir buhranı anlatmak istiyorum.Daha önce de bilenler bilir, "-yorum" ekimden sıkıldım.Fakat öyle ya da böyle, onu kullanmak zorundayım.
Nicedir kısa mesafelerde, evreni ilgilendiren konuları düşünüyorum.O kadar safım ve o kadar şapşalım ki, evreni düşünerek değiştirebileceğimi sanıyorum.Ya da anlatarak, ya da soluyarak, ya da onu dost belleyerek.Siyah taşları, beyaz-mavi kurbağaları düşleyerek, -dili zaman eki kullanmaya hasret, yine de gelecek için bir planım olduğunu hissediyorum.
Bütün bunlarla meşgulüm yani.Zamanımı yapmak istediklerim için harcadığımı zannederken, kendi yazgımı kitaplarla ululaştırarak ve sikilmiş beyinlerinden beyaz kurtçuklar çıkan, "döl yatağı ile agulanmış" dünyalarından zehirli sözler çıkan insanlara küfrediyorum.Evet şu an bile.
Kendimi sevme sevdasının içinde olmadığını iddia etsem de, kendini sevmekle-başkasının sevmenin aynı iş, aynı mantık, aynı duygu olduğunu tam olarak anlayamadım farzet, ey okuyucu.
Geçen haftalarda intihar eden yazarları düşünüp, yine çarpıcı bir yazardan etkilenerek, "yazı" bir hayal mi noktasında düğümlendim.Kafam karıştı, abukladım sabukladım.
Öyleki, kendi sanrımı, bir masalın ortasında hepimize yutturulan bir hapmışçasına, herkes için geçerli olduğu sonucunu tarttım.Bir nevi saçmalarken, kendimi gündelik hayatın kokuşmuş insani ilişkilerinde, "bir yağ gibi vıcık vıcık" olmuş gülüşlerin, kızgınlıkların ve boş tehditlerin içerisinde buldum.
Daha önceden söylemiş miydim bilmiyorum, insanın her tarafında, her pisliğin arkasında yağ var.Görebiliyorum onu, derinin üzerinde, ya da altında, son derece beyaz, son derece ymuşak, it gibi kokan yağ... İşte, orada.Gözlerimin çevresin de dahi, penisimden saçlarıma kadar, her yerde.
İnsan kendini arıyor değil mi? Hani basit zevklerin peşinden koşmuyor değil mi? Eh tabiiki koca bir yalan.Kitaplarda yalan yazıyor, bakamyın siz ciddi kapaklarına, allı pullu yazar isimlerine.
Şarkılarda yalan söylüyor, pop olsun, arabesk olsun, rock olsun.Onu bunu bırak, ses etme ama, insan gözünün içine baka baka yalan söylüyor.

Biliyorum okuyucu, ya da eski deyişle "kaari" şaşırmadın sen bu tespite.İçten içe hep biliyordun ve sayısız defa tartıştın insanlarla.Ama başka biri söylemiş çok mu? Biri daha hatırlamış, biri daha "aydınlanmış".Her şeyin boş olduğunu, sonsuz trilyon karelik alanda, sadece küçük bir toz olduğunu yeniden hatırlamış, kötü mü?
O halde düşünme de, ne yaparsan yap...

13 Ocak 2008 Pazar

Kanser olmak yürek ister...

Aşk, hastalıklar gibi çeşitlidir. Her çeşiti kendine göre zararlar verir ama sonunda geçer. Grip gibi olanları vardır, milenyum denen bu çağda en yaygın olanıdır aşkın. Kısa sürer bulaşıcıdır, herkes birbirinden görür, kapar, yaşar biter. Hiç can yakmaz, içeriden bir şeyleri alıp götürmez bu aşklar. Burun akarken yaşanan o tatsız durum gibi can sıkılır biraz sonra bir kaç vitaminle geçer. Zamanla grip tarzı aşkları yaşaya yaşaya, sinüzit olurlar. Başa ağrılar girer zaman zaman, tedavisi zaman alır bu kez. Öyle grip gibi hemen teşhis de koyamazlar hatta ''sıradan bi griptir işte'' deyip ilgilenmezler, durumun neyden kaynaklandığını bile bilmeden yaşar giderler belki bir ömür.
Ama aşkın daha iğrenç hastalıklara benzeyeni de vardır. Önüne geleni mideye indiren, şekline şemaline bile aldırmayanlar ishal olurlar. Şuursuzca harcadıkları her bir güzellik, hesap sorar bu değer bilmezlere. Komik durumlara düşerler, yüzlerinde o büyük sıkıntı okunur zaman zaman. ''Bu kadar abartmasaydım'' öz eleştirisini yaparlar, kimsenin bilmediği iç dünyalarında. Kimileri de tam aksi hastalığa yakalanır. Bunlar da önüne gelen sımsıcak ve doyurucu nimetlere şükür etmeyip, beğenmeyenlerdir. Kabız olur bunlar. '' keşke burun kıvırmasaydım'' diye eleştirir bunlar da kendilerini o düştükleri rezil durumdayken. Nadir de olsa hatalarından ders çıkarmak isterler ama işine geleni yapmaya devam ederler.
Ama bu iğrenç hastalıkları yaşadıklarını herkesden saklamayı başardıklarından kimileri özenir bu yaşama.
Doğuştan şanssız olanlar vardır aşkta. Bunların hastalıkları diyabet gibidir. Hep ihtiyatlı gezerler, canları yanmaya başlayınca hemen ilaçlarına sarılırlar. Şanslı değillerdir, herkes dilediğini yiyip,içerken onlar seçici olmak zorundadır. Kimilerinin böbrek yetmezliği vardır, kimisininse kalbi deliktir. Hepsi ayrı ayrı şanssızdır, kendi hatalarını yapma şansları bile yoktur. Mecbur olduklarını alırlar, onlarla mutlu olmak zorundadırlar. Onlar için aşkta hiçbir şey öznel değildir, zaten belirli ve sınırlıdır seçenekleri ve onlar arasından biri seçtirilip aşk diye bir ömür yutturulur.
Astım ve yüksek tansiyondur, aşk yüzünden bir ömür çekmek zorunda kalanların hastalıkları . Artık hata yapma şansları yoktur. Çok canları yanmıştır aşktan ve bir kez daha o düştükleri zor duruma düşmemek için tedbirli davranırlar. Kendilerini sakınırlar, ince eleyip sık dokurlar tabiri caizse. Sağlıksız veya havasız bir ortamda onları görmek imkansızdır. Herkese bunu anlatma gibi bi durumları olmadığından en yakınları bilir sadece ve onlardan başka kimse önemsemez bu hastalığı.
Ölümcül aşk hastalıkları ise günümüzde artık yok gibidir. Çok istisnaidir bunun örnekleri artık.
Aşkları için çekmedikleri kalmaz bunların, hiç vazgeçmezler sevgilerinden, ayaklarına prangalar bağlayıp günlerce aç bıraksalar yine de aşk derler. Bir kere şikayet etmezler, arkasından tek kelime etmezler çektikleri için. Yaptıklarına karşılık beklemezler. Sonunda kanser olurlar. Beyinlerinde git gide büyüyen bir kütle çok erken teşhis edilmediyse, sonunu getirir bu dağ gibi bünyelerin. Beyninde ki ur ona son saniyelerini yaşama şansını tanırken bile aşk için ilk gün ki güç ve dirayeti vardır asil ifadesinde. Ama kimse kanseri sevmez çünkü öyle ilaçla geçmez, önlem alınca düzelmez . Adı korkutucudur bir kere. Yaşamak yürek ister hem de mangal gibi bir yürek...
Ama kim de şimdi böyle yürek.....

10 Ocak 2008 Perşembe

Don Kişot

Kendi varlığımı unuttuğum süreçler... Hayatıma değmiş yüzlerce silüette, bu sürecin sebebi aynıydı hep, aşktı. Dağların üstüne sis gibi çöken aşk. Acı çekmekten yakınıyorken her biri, ısrarla vazgeçmezdi bu acı çekme durumundan. Vakt-ı kerahat dediğimiz günlerde dostlar meclisi dökmeye başlarken dertlerini tek duraktı aşk acıları. Daha gencecik, hiç yıpranmamış suratlar, ışıl ışıl gözler, pırıl pırıl bir gelecek beklerken, hayata ve sevilene isyan ederdi hepsi. Nedenler,nasıllar,yargılar,hükümler,tavsiyeler herkesin paylaşacak, anlatacak ve söyleyecek bir fikri her zaman yanında bulunurdu. Boş geçmezdi en suskunu bile bu yarenlikte. Sevmenin ulviyetinden bahsetmek ve aşkın nankörlüğünden sitem etmek...
Söz bana geldiğinde içi aşkla boş ama mantıkla dopdolu önerilerimden başka bir şeyim yoktu ki.
Benim aşık olmaya vaktim olmadı ki. Benim aşkla kendimi unutmaya hiç şansım olmadı. Aşkla mantığı bir arada geçirdim ben. Doğmadan önce sırtlanmışım ben yükümü. Kendimi hatırlamaya fırsat bulamamışım ki hiç. Büyük nefretlerin, kahrolası çekişmelerin ve hesapların ortasında doğmuşum. Kimse benliğim veya sevgilerime şans tanımadı ki. Sadece yükün budur dedi ve işine gelen yanına aldı gelmeyen nefret etti. Ben nefret edilmenin ne olduğunu öğrenmeden benden nefret etmesini sağladığım insanlar olmuştu. Bilinç altıma yerleşmiş ifadeler, sesler, isimler hepsini çok seviyordum. Oyuncak askerlerimle savaşlar yaptığım dönemlerdi, hayatımda ki kahramanların beni sevmediği ve iğrenç maskeleriyle başımı döndürdükleri. Samimiyet istiyordum oysa ben. Hamuruma 2 ölçekten fazla katmışlar meğer samimiyeti... Samimiyete aç ve aşık olarak selamlamışım bu dünyayı.
Geldim bu yaşıma ve hala tek aşkım olarak bağrıma bastığımdır samimiyet. Zamanla kaybedilebilen aşk kadar hassas aşkla aynı taleplere sahip bir şey bu. Menfaat ve hesaplı hareketi kaldıramıyor hiç hemen gerilip kopma noktasına geliyor. Sabır istiyor, gün geliyor fedakarlık istiyor. Henüz baharında da olsam çok içten pazarlıklı gördüm, payıma düşeni de aldım. Kurduğum samimiyet kervanlarıyla uzun yollar kat ettim. Bu kervanları tek başına dağıtabilen her çakal için göğsümü siper ettim. Her tür menfaat mücadelesi içinde kahroldum. Kırılıp gittim, köşeme çekildim. Çakallara bıraktım meydanı. Herkes aşktan yiyip doymadığı silleleri anlata anlata bitiremezken. Ben samimiyetle olan sille hesabım için susup,kaçlarca yüzü olduğunu bildiğim her tanıdığı göz ardı etmekten başka hiçbir şey yapmadım. Türkü gibi oldum dilden dile söylene söylene anonim oldum. Üzerimden yüzlerce savaşlar kazanıldı ve ben habersizken. Küçük görmedim kimsenin hayat mücadelesini ve çektiklerini. Bir fincan kahve içtiğimin hatrı için gözümün önünde insan eti yiyenleri görmezden geldim. Soğuğun tam ortasında kaldım, samimiyetin tüm sıcaklığı dondu eksi derecelerde. Uyur gibi yumdum gözlerimi.

Gidenler geri döndü, kalanlar gitti, samimiyet yoldaşları ellerinde bir tutam hatırayı serptiler toprağıma.

Şimdi salt bir samimiyet içinde, yel değirmenlerine karşı büyük bir iştahla savaşırken yanımda kalan her bir yoldaş, bu don kişotun hayallerine saygı duyup muhabbet terkisinde yüreklerini masaya koyacaklar. Bu kez mantığımın yanında bir de kendimi hatırladım. Tamda yolun başında, tam da hayallerin gerçekleşmeye başlayacağı bu yeni sayfada hiç bir samimiyetsize bu teknede yer yok...

Zalim

Ne çok üzmüşüm seni.Bir hatırını sormamı bile istememişsin.Bunca yıl başaramamış soğutmayı yanıp kavrulan yüreğini.Bak şimdi şaşırıcaksın... ben hatamı anladım.Uzun zaman geçti biliyorum ben de ve bunlar için çok geç demen de kaçınılmaz. Ama niyetim kırılanları onarmak değil sadece dopdolu bir özür dilemek ve iyi olduğunla ilgili yeterli kanıtı senden duymak. Senin o narin ve ürkek sesinden '' eh orta halliden iyiceyim, bir erkek arkadaşım var beni çok seven, senden sonra ayakta kalmayı başardım'' gibi cümleler işte, bilmezsin sen... Haklısın nasıl bir zalim mişim ki seni bunları bile bana söylemeye çekindirecek kadar üzmüşüm. Vurdum duymaz ve gamsız tanıdın beni, hatta kendinden başka hiçbir şeye değer vermeyen bir ukala olarak. Yalan da yok haa öyleydim. Ama bu maske arkasında iyi bir yürek vardı işte bilmezsin sen...
Sessiz soluksuz dururdun yanımda bakmasanda gözümde ki küçük bi siniri bile görürdün. Zeki analizlerinden çıkarımım benim bu maskemi farkedebilmiş olmandı. Ama bu bi varsayım olarak kaldı, farketmedin ''siyahın matemini'' senin deyiminle. Yazardın sağa sola... bak unutmamışım. Hani hep öyle derler ya. Bir zamanlar değerli olduğunun kanıtlanması amacını güder bu ''bak unutmamışım'' kalıbı. Ben de kullandım ya şimdi, anla diye...Olmadı dimi, inandıramadım. Artık öyle bir ütopya ki seni değerli olduğuna inandırmak, bir zamanlar.Ve yine haklısın... Değersiz bir palto gibi kış bitip yaz geldiğinde kaldırıp attım seni bir köşeye. Yapayanlız,çaresiz,gayesiz bıraktım seni.Hunhar ve hainceydi bu terkediş. Dedim ya artık bende anladım yaptığım yıkımı diye... Anlamadığım bir şey oldu benim sonraları. Nasıl beni bu kadar sevdin? Neyimi sevdin? Hangi niyetle sevdin? Bu kadar duygusuz ve kırıcı beni neden sevdin? Uzun zaman oldu... Gençtik... Ve gençlik aşkıydı diyorum, öyle pat diye çok aşık olup saman alevi gibi sönmeliydi diyorum. Niye sönmedi? Hem çevreme ve senden sonra yaşadıklarıma bakıp bu tarz aşkların yerinde yellerin estiğini görüyorum. Sen nasıl olup da o küçük yaşınla, küçük ellerinle, küçük kalbinle bu kadar sarıldın böylesine büyük sevebildin. Üstelik bana rağmen başardın bir de bunu. İşte mantığımın tıkandığı yer.
Paylaşımlarımız vardı bizim şimdi hatırıma gelirler bazı bazı ne kadar sevimliler onlar öyle. Hiç gitmesin istiyorum bazen gözümün önümden o eskiden hiç düşünmeden, baştan aşşağı saflık kokan, baldan tatlı günlerin lezzetini hissetmek istiyorum şuanımda. Ne kadar masum şeyler yapmışız biz. Soğukta birbirimizi ısıtmak için ellerimizi ısıtıp birimizin yanaklarına falan sürmüştük yahu. Seni böylesine haksız ve aniden terk edeceğimden habersiz nasılda kaptırmışdın rüyana kendini, gururla yaşıyordun. Bunları yazarken bile yüzümde bir tebessüm var inan. Evet çok gurur duyuyordun benimle, sevilen adamdım vesselam, söylemesende benimle olmaktan aldığın keyif her hareketinden belli oluyordu. Ben... Ben... ben hayvanı işte...
Bense seni yanlızca yaşanması gerken bir aşk olarak görüyordum, geleceğimi hiç seninle planlamıyordum ki ben. Bir çentikdin işte atıldın gittin. Aşşağılıkça bu düşüncelerim için şimdi utanıyorum hatta zaman geçtikçe az utandığım zamanlar için bile utanıyorum sonra daha çok utanıyorum. Okul bitip, tatil başladığında hiç habersiz bırakıp gitmiştim seni. Ne bir açıklama ne bir veda. Sense günlerce bana ulaşmak için yavrusunu kaybetmiş ana gibi çabaladın., yırtındın,ağladın her yolu denedin. O mağrur, o asil kız yerini çaresizce çırpınan bir medet diye adeta kıvranan bir aşk mağduruna bırakmıştı. Kalpsiz, zalim ben ise yeni maceralar peşine çoktan düşmüştüm bile. Benim için verdiğin tüm savaşlarda ganimetsiz, yaptığın her fedakarlığında karşılığında bomboş kalmıştın. Sonra ne oldu, nası zamanlar yaşadın düşündükçe aman allahım diyorum şimdi. Ne bileyim gençlikti sende kolay unutursun sandım.
Tekrar aynı ortamlarda bulunduk sonra, gözlerinde o kıvranan ve gözümde ki küçük bir hamleden umutlanacak o dipteki seni gördüm. Hala beni beklediğinin farkındaydım. En azından bir açıklama beklediğinin. Ama sana bunu da çok gördüm. Sen buna rağmen nasıl hala beni sevdin be kadın? Nasıl? Neden?
Yıllar su gibi aktı geçti işte... O nefret ettiğim sigara kokusu var şimdi senin nazikçe kavradığın parmaklarımın arasında. Sanma sakın sonunda bende kötü bir duruma düştüm. Bu izlenimi vermek değildi niyetim. Eğer beddua ettiysende tutmadı sanırım. Çünkü hiç düşmedim hep dimdik ayakta kaldım. İşte bu düşmemek durumu neye göre bu da başka bi konu ya neyse...Hep en iyiydim, hep sevildim, taklit edilen, özenilen o yukardakiydim,düşmedim. Ama ben ben değildim....
Sonunda o bana ait olmayan emanet maskeyi çıkarıp fırlattıp benden çok uzaklara. Aynada kendimi gördüm. Yaşadıklarım ve yaşattıklarımla baş başa kaldım. Anılaz birer birer inmeye başladı suratıma. Her geçen gün hatalarım için çektiğim içlerim çoğaldı. Yalvardım yaradana bu kadar can yakmama izin verdin şimdi affına sığınıyorum dedim. Bazen huzurunda senin ve senden sonra yaktığım canlar için ağladım. Maskenin altında göz yaşı dökmeyi unutmuşum, sonunda adam gibi ağlamayı hemde yaradana karşı başardım. Ben mesafe kat ettim, sana doğru yaklaştığımı sanmaya bile başladım. Ama bir türlü vicdanımdan kurtulamadım, çok durgunlaştım, neşem kaçtı, hevesim kalmadı. Zirveden bırakılan bir taş gibi özüme geri döndüm.
Zaten beni o maskeyi takmak zorunda bırakanlarlar allah'a inan benden çok hesap verecekler.
Sanma sakın sığınıyorum bunlara, olmayablirdim. Ben bu değildim, ne oldu bana. Ben senle tamamen aynı hisleri yaşayabilecek kadar şeffaftım.
Yanlız başıma yürüyorum bazen çıkıp uzun uzun. Aklıma geliyorsun bu yürüyüşlerimde. Çıkıp karşısına rızasını kazansam diyordum, sonra defalarca vazgeçiyordum. Yok yok kaldıramazdım bu konuşmanın ağırlığını. Bu kördüğüm içinde bir kaç yıl daha geçti bir de baktım. Sonunda kendimle hesaplarımı kapatmak konusunda çok mesafeler aldım. Aileler kurdum kendime güç alıyordum hepsinden. Ama arkamı döndüğümde senin gibi yıkıntı olarak bıraktığım bir kaç seven daha olduğunu ve bunların senden sonra olduklarını da görebilecek kadar objektif öz eleştiriler yaptım kendime. Şimdi artık dalıyor bazen gözlerim, içim de bir sızı oluyorsun. Tuzaklarına karşı hayatın çok donanımlı olduğumun farkındayım, bakınca içini görüyorum karşımdakinin ve yıkılmaz bir kale gibi herşeyden sakınıyorum kendicağızımı bilirsin işte herzaman ki ben. Gel gör ki hala kurtulamıyorum, dindiremiyorum bu sızıyı. Belki bu satırlardan hep bir haber olacaksın ama ben kendimle yüzleşmekten acımasızca vazgeçmeyeceğim. Kimbilir kaç kez söylemişsindir ''nereden sevdim bu zalimi'' diye. İç çekişlerin,belki haykırışların,isyanların,göz yaşların, söyleyemediğin sitemlerin ve bu simsiyah matemin için kahrolmak istiyorum. Seni yıllardır mahkum ettiğim bu diyaliz makinesinden kurtarmak için böbreğimi feda etmek istiyorum. Dokular uyuşmuyor. Hak etmediğin bu yerden o küçük bedenini kurtarmak istiyorum. Hiç yaşanmamış gibi sıfırlamak beyninin içini ve aynı saflıkla koruyup sonsuza kadar senden habersiz kollamak istiyorum. Olmayacağını bile bile böyle şeyler isteyerek vicdanıma sus payı veriyorum işte. Nasıl yaparım ben, nasıl öderim bu hakkı. Sen affetsen, seni yaratan nasıl affeder. Hem affedilsem neye yarar. Paramparça ettiğim bu ciğer eskisi gibi nefes alabilir mi?. Özür dilerim sevimli küçük kız, yoldaşım, güzel arkadaşım....sevdiğim.

Çok küçükmüşüm... şimdi anladım senin büyüklüğünü...

3 Ocak 2008 Perşembe

Bağdat'a Hangi Yoldan Gidilir?

Bazen geliyor böyle kısır dönemler üzerime üzerime. Üretimsizlik mi desem, doyumsuzluk mu koysam adını bilemiyorum. Alakasız kavramlar gibi duruyorlar karşıdan bakınca, ama dibine kadar yaklaşıp bu iki kavramın sûretlerindeki benzerlikleri farkedince belki anlayabilirsiniz beni.

Ya da anlamayın, gerek yok. Zaten anlaşılmak için yazmak istemiyorum artık. Soyut kavramlarla, entelvari yaklaşımlarla yazmaya çalışmak yalnızca samimiyetsizliği getirir. Bu yüzden post-modern edebiyattan tiksiniyorum uzun fasılalarla. Söylediğimi doğruca söylesem, gerçekleri en basit çıplaklığıyla ve hafifçe mübalağa ile yüzünüze yüzünüze çarpsam beni anlamayacak mısınız? (Yeniden anlaşılmaya getirdim konuyu, sanırım temel sorunumuz bu.) Evet: Mübalağa. Murat Menteş diyor ki: "Mübalağa bir sanattır ve gerçeklerin kavranmasına yardımcı olur." Ben size anlatmak istediklerimi en yalın haliyle, hiç mübalağa katmadan anlatsam beni anlayacak mısınız? Peki ya anlatmak istediğim gerçekleri abartarak, bire bin katarak suratınıza suratınıza çarpsam beni anlayacak mısınız? Sanırım hiçbir şekilde kendimi size ifade edemeyeceğim.

En güzeli hiçbir dolambaçlı yola sapmadan, bildiğim yoldan Bağdat'a gitmek; hem de kimselere sormadan. Benim için en güzel yöntem bu olabilir, ancak farklı yolları kullananlara da söz söyleyecek değilim. (Az önce tiksindiğimi söylemiştim, kendimi bir anlayabilsem) Herkesin kendisine seçtiği bir yolu, bir tarzı vardır. Kimisi dobraca söyleyebilir söyleyeceklerini; sevdiğini, nefret ettiğini, mutlu olduğunu, huzursuz olduğunu, ölmek istediğini, yaşamdan zevk aldığını... Kimisi de doğrudan söylemeyi beceremez ve söyleyeceklerini süsler püsler, kimi zaman çamura batırıp sunar, kimi zaman sağ kulağını göstermek için sol elini vücudunun çeşitli yerlerinden dolaştırarak amacına ulaşmayı dener. Onlara da söyleyecek lafım yoktur. Herkes kendi yolunu seçmiş, banane. Hele ki sanatına en çok saygı duyduğum, yere göğe sığdıramadığım birisi var ki; bir zamanlar, söyleyeceklerini sadece mübalağa sanatıyla süsleyerek yüzümüze çarparken, artık mübalağanın dışında teşbih, tecahül-ü arif, istifham ve daha bir sürü edebi sanatı bir araya getiriyor ve öyle anlatıyor derdini. Bu adam bir yorumcu. Söz yazmıyor, beste yapmıyor; lakin kendisine verilen sözlere öylesine inanıyor, sözlerin üzerine yazılmış müzikleri öylesine benimsiyor ki, seslendirirken kendi içinden kopup gelen çığlıkları dinlediğinizi tam anlamıyla fark edebiliyorsunuz. Bu adam eskiden çok dobraydı(dobralığı bir meziyet olarak gösterdiğim sanılmasın, buradaki dobralıktan kastımın dürüstlük anlamında olmadığını en az benim kadar iyi biliyorsunuz). Söylediği sözleri mübalağa sanatıyla suratımıza suratımıza çarpardı ve yüreğimizi yakardı. Aşık değilsek bile şarkılarını dinleyip dışarı çıkar, sokaklarda aşık olacak birilerini arardık (ben de sanat yapıyorum artık).

/Yaktın sevgi denen duygularımı,
Yıktın dağlar gibi umutlarımı,
Çaldın bugünümü yarınlarımı,
Gel canımı da al, acımıyorsan.../

Amele diye nitelendirilirdim bunu dinlediğimde (amelenin bir hakaret hitabı olarak kullanılması da ayrı bir konu başlığı altında incelenebilir aslında). Gocunmazdım. Aşkın yıkıcılığı hiçbir dikenli, çamurlu, dolambaçlı, labirentli yollara sapılmadan; sadece abartılarak kafama kazınırdı. Realizm kokardı buram buram bu şarkılar.

/Aldanma çocuksu masum yüzüne,
Mutlaka terkedip gidecek bir gün,
Kanma sever gibi göründüğüne,
Seni sevmiyorum diyecek bir gün.../

Her dizenin sonunda içimden bir şeyler giderdi, başımı sallardım "Ne kadar da doğru söylüyor!" anlamında. Gerçekleri kafama kazısa da bir işe yaramazdı elbet, gene gider aşık olurdum. Zaten bu şarkıları bir işe yarasınlar, aklımı başıma getirsinler ya da aşk acımı dindirsinler diye dinlemezdim. Zaten o adam da bana bunu vaadetmezdi. Sadece acıma ortak olurdu, yaramın varlığını unutturmamak için bir avuç tuz alıp basardı o kadar.

Sonra değişti adam. Genç neslin dinlediği şarkıları kendine göre yorumlamaya başladı. O kalın sesiyle ve kendine has tarzıyla "bugün kendisinin doğumgünü olduğunu, hem sarhoş, hem yasta olduğunu, bir bar taburesi üstünde tünemiş bir halde ve babasının öldüğü yaşta olduğunu" söylemeye başladı. Alışkın değildim, garipsedim önce. Öyle ya, ben her zaman bu adamın gerçekleri en yalın [acı] haliyle suratıma tokatlar eşliğinde indirmesine alışmışken böyle imalardan kolay kolay anlamazdım. Sonrasında sevdiğine bir hasret türküsü yolladı ki, ben alışık olmadığım bu tarza alışılmadık bir hızla alışıverdim.

/Bu sabah yalnız uyandım,
Sensiz olmaz, sensiz olmaz...
Tanıdık kokular yok, sensiz olmaz...

Kahvaltım anlamsızdı,
Sensiz olmaz, sensiz olmaz...
İlk sigaram bile tatsızdı, sensiz olmaz.../

Elinde sigara, kendinden emin ve her acıyı çekmiş bir havayla bu sözleri mırıldanırken ben kendimden geçiverdim. Bu anlamlı sözler, bundan daha fazla anlamlı gelemezdi kulağıma başkasının sesiyle. Sonra böyle devam etti adam. Gençlerin alışık olduğu imalı anlatımlarla gerçekleri anlatmayı denedi bu kez. Kitlesini kaybetti diye eleştirdiler, aldırmadı. Bir şairi aldı yanına ve memleketimin dışından büyük sanatçıların müziklerinin üzerine söz yazdırdı. Bir ömür yetmez ki sana doymaya, ah be sevgilim!" derken o en içten haliyle, "İyi ki varsın!" dedirtti bana. Cohen'in Björk'ün, Bowie'nin, Dylan'ın notalarına ne de güzel yakışıyordu o davudi ses. Tango bile söyleyebildikten sonra senin üzerine yorumcu tanır mıydım ben bu alemde? En sonunda öyle bir şarkını dinledim ki, üzerine fazla yorum yapmak istemediğim. Cinsiyeti belirsizlerden tiksinen ben, cinsiyeti belirsiz birinin yazdığı bu sözlerden böylesine etkilenebileceğimi nereden bilebilirdim?

/Zamanın eli değdi bize,
Çoktan değişti her şey.
Aynı değiliz ikimiz de...

Zaaflarına bir gece,
Hatalarına bir nilüfer,
Sevgisizliğine bir kalp verdim...

Artık geri ver, geri veremezsin aldıklarını.
Artık geri ver, geri verilmez hiçbir yanılgı.
Yokluğuma emanet et sen de benden kalanları.

Her şeyi al, bana beni geri ver,
Bir şansım olsun!

Başka yer, başka zaman,
Sensiz ömrüm olsun.../

Yıllarca aynı adamın sesinden yüzlerce şarkı dinlemiş, aşık olmuş, ağlamış, yıpranmış, kahrolmuş biri olarak konuşuyorum!(Bir X olarak konuşuyorum ekolüne kapıldım, benden nefret ediyorsun biliyorum Hatem Ben Arfa...) Daha önce hiçbir şarkı bu kadar canımı acıtmamıştı. Hiçbir söz bu kadar içerime işlememiş, hiçbir müzik bu kadar yüreğimi kabartmamış, hiçbir şarkıdaki "Ah!" çekiş bu kadar ölüme yaklaştırmamıştı beni. İfade edememenin acısını da çekiyorum şu anda tüm bunların üstüne. Defalarca dinledim işte bu sözleri bu sesle. Defalarca da dinleyeceğim. Ve diyeceğim ki: İyi ki de değişmişsin, değiştirmişsin kendini! Belki entel kuneklerin söylediği gibi kitleni kaybettin, ama beni kaybetmedin ve ben de seni kaybetmedim. Sen ne söylersen söyle seni hep dinleyeceğimi ve seni hiç kaybetmeyeceğimi bilmek ne büyük bir mutluluk!

Sözlerimin başlangıcına bakıyorum da, buralara kadar gelebileceğimi gerçekten yazıya başlarkan hiç düşünmemiştim. Ne üzerine yazmaya başladığımı hatırlamıyorum ve artık önemsemiyorum da. Sanırım derdini dolaylı ve doğru yollardan anlatmak üzerine bir şeylerdi. Sanırım örnekler üzerinden giderek kendi sanatımı oluşturdum. Sanırım derdimi doğru ve dolaylı yollardan anlattım ve sanırım beni anladınız. Buradan şu sonuca ulaşıyorum: İnsanoğlunun temel problemi "anlaşılmak" problemidir. Beni hep anlayın kardeşlerim, anlaşılmak üzere!