Kalp atışları.. Hafif bir müzik çalıyor kısık seste ama yinede kalp atışlarımı duyabiliyorum.. Bir dakika kadar sürüyor hızla atması.. Televizyon karşısındaki kanepede başımı kollarımın arasına almış iki büklüm yatıyorum. Üzerime sinmiş sigara kokusunu soluyorum, gözlerimi uzun süre kapatıp buradan başka nerede olmak isterdim diye düşünüyorum, cevabı bulamıyorum.. Gözlerim açılıyor, hayır bu manzarayı görmek istemiyorum. Gözlerim kapanıyor…
Birinin aklımı okumasına ihtiyacım var, ve ne düşündüğümü bana söylemesine, neden böyle hissettiğimi anlatmasına, zihnimi boşaltmasına, beni anlamasına ihtiyacım var.. Ve bana anlatmasına.. Akrep dörde yaklaşıyor bir adım daha, yelkovan ise dokuzda.. Uykum yok ama sanki akşama kadar taş taşımışım gibi yorgun bedenim. Esniyorum, gözlerim yaşarıyor, yastığıma bulaşıyor, yanaklarımda ıslaklığı hissedene kadar bekliyorum, sonra soğuk ellerimle siliyorum sıcak gözyaşımı. Esnediğiniz zaman gözleriniz dolar işte bazen, iki bilemedin üç damla gözyaşı birikir. Sanki ağlamanız gereken zamanlarda ağlayamadığınız için içinizden bu şekilde atılır. Sanki zamanın her şeyin ilacı olduğunu kanıtlamak ister size. Ve zamanla akıtır içinizden bu zehri. Ağlamazsınız, ama ağladığınızda olduğu gibi o birkaç damlayı elinizin tersiyle gözlerinizin altından silmeden önce ruhunuz küçük bir huzura kavuşur. Ne yazık ki uzun sürmez, ve çoğunlukla fark etmezsiniz bile.. İlk defa fark ediyorum..
Perdeleri sonuna kadar açmışım, çarpık kentleşmenin göbeğindeki evimden birbirinden alakasız evlere bakıyorum bomboş gözlerle. Ay ışığı pek parlak değil ama yinede zemini aydınlatıyor az da olsa… Dışarı baktığımı zannederken camda yansıyan sûretime baktığımı görüyorum, uzun uzun bakıyorum yüzüme, saçlarım dağınık gözlerim karanlık....
Ay ışığı kayboluyor bir bulutun ardında.. Artık odam da karanlık.. Camdaki sûretim kayboluyor.. Az da olsa yanan tüm ışıklar sönüyor… Tüm şehir karanlık.. Sokaktan geçen bir taksinin ışığıyla camda beliren görüntüye bakıyorum, sadece bir saniye o anı görebiliyorum.. Bir çocuk.. Saçları dağınık, gözleri karanlık.. Elinin tersiyle gözlerinin altından iki damla gözyaşı siliyor.
2 Kasım 2007 Cuma
26 Ekim 2007 Cuma
Giderken...
Bu kez yeşil değiller. Başka bir renk. Ben başka alemde, o benimle aynı alemde, diğer herkes somut olmuş. O konuşuyor, ben dinliyorum. Bir yerlerden yüreğime kan damlıyor. Eskiye dönüyorum, tıpkı bu haller. Ne kadar zor her şeye baştan başlamak. Hem de olacakları bile bile. Ateşlere yürümek dedikleri bu sanırım.
Deniz kenarına inmem ve sigara içmem ve kendimi dinlemem ve dinlenmem lazım. Yanımdan bir delikanlı geçiyor söylenerek: "Koduğumun karısı!" Ne günahımız var bizim?
Peki ya aynı şeyler yaşanmazsa? Ya bu kez "o" beni bulduysa? Çünkü ben aramıyorum kimseyi, sadece bekliyorum. Onun gelip beni vurmasını bekliyorum. Beni onlara bırakmamasını, yakacaksa onun yakıp kül etmesini bekliyorum. Varlığımdan geçmişim, yokluğumla sevişiyorum. Bekliyorum ki gelip beni bu zevkten mahrum etsin, göğsümü bir bıçakla deşip ayırsın, yüreğimi çıkartıp toza bulasın, sonra elleriyle yıkasın... Sonra ben o olayım, o ben olsun, yokluğumuzla savaşalım...
Ama onun varlığından bile emin değilim. Başkalarını o zannetmekten usandım. Aptal yerine koymuyor kimse beni, kendimi aptallaştırıyorum. Belki de bir yoku bekliyorum, ya da kimbilir peşinden koşmam gereken gerçeği kaçırıyorum bir yalanı beklerken. Yoruldum...
Ama bu ya gerçekten de "o"ysa? Öyle güzel gözleri var ki... Konuştukça, kendini anlattıkça, ben onun gözlerine daldıkça şüphelerim teker teker cehennemi boyluyor. Ama sonra birden duruveriyorum; ben bunları daha önce de yaşamıştım. Evet bildin, gene yanılmıştım Fakat bu kez...
Parmaklarımda leş gibi sigara kokusu. Başım hem ağırıyor hem dönüyor. Ellerim ceplerimde titriyorlar ve ben bunu bacaklarımla hissedebiliyorum. Sonunda eve varıyorum, kimse yok. Koltuğa atıveriyorum tonlarca ağırlıktaki varlığımı. Bu ağırlık kalbimden mi, beynimden mi kaynaklanıyor? Bunu da bilmiyorum.
Ne gerek var tekrar aynı şeylere? Biliyorsun ki "o" yok. Biliyorsun ki hiç olmadı, olmayacak. Varlığından emin olduğun "gerçek" seni bekliyor. O gerçeği nerede bulabileceğini de adın gibi biliyorsun.Lakin oraya gidemeyeceğinin, gerçeğe hiç varamayacağının da farkındasın. Şansını kaybetmişsin artık. Boşver her şeyi ve kendine bir iyilik yap.
Banyoya giriyorum. Musluğu açıyorum ve küvet dolarken suyun sesini dinliyorum bir süre. Hayata dair güzel bir ayrıntı; tadını çıkar! Bir yandan soyunmaya başlıyorum Nası doğduysam öyle... Sıcak suya ilk adımımı attığımda önce yeşiller, sonra elalar geliyor gözlerimin önüne. Sonra annem... Hayır, onu düşünürsem başaramam! Kendime bir iyilik yapmalıyım. Onu hiçbir zaman göremeyeceksem, gerçeğe hiçbir zaman varamayacaksam, tüm bu anlamsızlıkların içinde çırpınmamın anlamı ne?
Uzanıyorum sıcak suya. Bir anda yoğunlaşıyor beyin kıvrımlarımda "her şey"... Konuşmalar duyuyorum, ağlamalar, gülüşmeler, ağıtlar, kahkahalar, bağrışan, tartışan, kavga eden, birbirini öldüren insanlar duyuyorum. Korkunun uzantısı mı tüm bunlar? Kapının açılmasıyla birlikte son beş dakikadır beynim sesleri dinlesin diye otomatikman kapalı olan gözlerim istemsizce açılıveriyorlar ve peşinden sesler de duruyor.
Selim? Ama sen... "Gözlerini kapatmana gerek yok artık, ben buradayım." Tüm hayatım boyunca senden bahsettim biliyor musun? "İyi haltettin. Bahsedecek başka hiçbir şeyin yok muydu?" Hayır. Neden geldin buraya? "Seni izlemeye." Sadece izlemeye mi? "İstersen dinlerim. Neden yapıyorsun bunu?" Başka çarem kalmadı Selim. Ne o bana geliyor, ne ben ona gidebiliyorum, ne de gerçeğe varabiliyorum. Bu saçma sapan yerde küçük acılarla yetinmektense, bu çürümüş varlığımı acının yurduna götürürüm ve sonsuza kadar onsuz kalırım. Gerçekten zaten geçmişim, yalanlarla yetinirim. "Ben daha fazla mücadele etmiştim." Kiminle mücadele etmem gerektiğini bilmiyorum artık. "Ben bunu her şey sona erdikten sonra öğrendim, istersen sana söyleyebilirim." Hayır! Duymak istemiyorum. Bunu buradayken bilen tek insan olmak istemiyorum. Ben bu kadar özel değilim. Aslında mücadele etmek de istemiyorum. Gölgelerle yıllarca savaşmak beni öylesine yordu ki, gölgelerin sahipleri karşıma çıksalar ilk raundda nakavt olurum... "Ama gerçeğe layık değil bu yaptığın, farkındasın değil mi?" Evet... Ama zaten hiç O`na layık olamadım şimdiye kadar. Hep istedim, ancak karşılığında hiç O`nun isteklerini yerine getirmeyi denemedim. "Çekeceğin acılardan korkmuyor musun? Hem de hiç bitmiyorlar..." Artık korkmamın hiçbir faydası yok. Benim mahkemem çoktan kuruldu, davalarım çoktan görüldü ve bitti. Herkes teker teker yargıç oldu, herkes teker teker aynı hükmü verdi. Son yargıçtan ümitliydim, fakat onun vereceği karardan da eminim, beklemenin manası yok. Yerim belli, ısrarcı olmak anlamsız. "Peki ya o ela gözleri olan?.." Beni en çok üzen şeylerden biri de gideceğim yerde onun olmaması ve oraya hiç gelmeyecek olması. Biliyor musun? Onun kocaman gözleri var ve çok masum bakıyorlar. Onu izledim ya, artık cenneti istemiyorum. Belki de beklediğim oydu, ama hiç gücüm kalmadı Selim... Onun vereceği hükmü bekleyemem artık.
Bir süre hiç konuşmadan birbirimize baktık. Şakağındaki kurumuş kanlar, yüzünün solgunluğunu daha çok belirginleştiriyordu. Yanıbaşımdaki ufak kutunun içinden jileti çıkardım ve ambalajını yırtıp suyun içine attım.
"Benim yöntemim daha acısız ve garantiydi aslında." Biliyorum, ancak ben acılı olanı tercih ediyorum. "Biz başaramadık. Turgut bile başardı fakat biz başaramadık." Aslında biz başardık Selim. Başardık ve onlara ihanet ettik. Onlar hayatlarında hiç başarılı olamadılar, ne varsa hepsini kabullendiler sonuna kadar. Ama biz "her şeyi bitirmeyi" başardık. Bu yüzden senden ve kendimden nefret ediyorum.
Jileti sol bileğimin üzerinde biraz gezdirdim. Sonra sertçe bastırarak saat izimin olduğu yeri güzelce, itinayla kestim. Canım yanıyordu ve canım yandıkça vicdanımdaki acının yok olduğunu hissedebiliyordum. Bu beni gülümsetti. Selim de gülümsüyor mu diye ona baktım, fakat gözlerime dolan tuzlu yaşlar onu bulanık görmeme sebep oluyordu. Yalnızca karşımda ayakta duran ve beni izleyen siluetini görebiliyordum. Gözlerimdeki yaşları silmeden devam ettim işime. Jileti bileğimin etrafında bir tur döndürdükten sonra, bileğimdeki iki belirgin damarın tam ortasından, az önce kestiğim çizgiye dik bir çizgi çizmeye başladım kolumun yukarısına doğru. Hoş bir T harfi çıktı ortaya. Turgut geldi aklıma o anda ve yeniden gülümsedim. Başımı yeniden Selim`e çevirdim. Hareketlerim fazlasıyla ağırlaşmış ve etrafımdaki her şey yoğunlaşmıştı artık. Gözümden süzülen yaşlar dudaklarıma değdi, tuzlu dudaklarımı yaladım. Selim gülümsüyordu, o da Turgut`u anımsamıştı sanırım. Aynı ağır hareketlerle koluma baktım. İki kesikten süzülen kanlar T harfinin az önceki güzelliğini bozmuşlardı. Sinirlendim. Jileti koluma daha seri hareketlerle vurmaya ve üstüste kesikler oluşturmaya başladım. Ağırdı hareketlerim fakat nasıl olduğunu anlamadığım bir biçimde kuvvetim yerindeydi. Yorulunca jileti suyun içine bıraktım, kafamı yeniden çevirdiğimde artık Selim yoktu. Bundan sonra yolculuğuma yalnız devam edecektim. Az önce suyun içine baktığımda çıplak bacaklarımı görebiliyordum, fakat şimdi sadece kırmızı vardı gözlerimin önünde. İki kolumu birden bırakıverdim iki yanıma.
Çok sevebilirdim onu bana izin verseydi. Tüm benliğimden geçip onunla bütünleşebilirdim. Onu cam bir fanusun içine yerleştirirdim zarar gelmemesi için ve sırtımda gezdirirdim tüm alemi. Gittiğimiz her güzel şehrin güzelliği sönüverirdi onun yanında. Sonra durur onu izlerdim. Onu böyle güzel nasıl yaratmış diye gerçeğe aşık olurdum bir kez daha. Onunla birlikte secde ederdik gerçeğe. Başımızı birlikte aynı toprağa koyardık. Sonra başka şehirlere giderdik, sonra başka şehirlere... Kainatın tüm varlıkları bizim güzelliğimizi, bizim aşkımızı, bizim secdelerimizi, bizim dualarımızı konuşurdu. Hiç bırakmazdım onu bana izin verseydi... Ama şimdi... Selim bile gitti... Kolumu kestiler mi? Hissetmiyorum. Peki bu su nasıl böyle birdenbire soğuyuverdi? Gözlerimden akan yaş mı yoksa kan mı? İçime damla damla akıp değdiği yeri yakan ne peki? Şimdi ben bir daha onu göremeyecek miyim? Şimdi Gerçek beni bir daha hiç affetmeyecek mi? Neyse, buradaki acılardan sıkılmıştım zaten. Daha büyüğünü hak ediyorum ben. Selim`i görürüm belki orda, bana yarenlik eder. Selametle...
Deniz kenarına inmem ve sigara içmem ve kendimi dinlemem ve dinlenmem lazım. Yanımdan bir delikanlı geçiyor söylenerek: "Koduğumun karısı!" Ne günahımız var bizim?
Peki ya aynı şeyler yaşanmazsa? Ya bu kez "o" beni bulduysa? Çünkü ben aramıyorum kimseyi, sadece bekliyorum. Onun gelip beni vurmasını bekliyorum. Beni onlara bırakmamasını, yakacaksa onun yakıp kül etmesini bekliyorum. Varlığımdan geçmişim, yokluğumla sevişiyorum. Bekliyorum ki gelip beni bu zevkten mahrum etsin, göğsümü bir bıçakla deşip ayırsın, yüreğimi çıkartıp toza bulasın, sonra elleriyle yıkasın... Sonra ben o olayım, o ben olsun, yokluğumuzla savaşalım...
Ama onun varlığından bile emin değilim. Başkalarını o zannetmekten usandım. Aptal yerine koymuyor kimse beni, kendimi aptallaştırıyorum. Belki de bir yoku bekliyorum, ya da kimbilir peşinden koşmam gereken gerçeği kaçırıyorum bir yalanı beklerken. Yoruldum...
Ama bu ya gerçekten de "o"ysa? Öyle güzel gözleri var ki... Konuştukça, kendini anlattıkça, ben onun gözlerine daldıkça şüphelerim teker teker cehennemi boyluyor. Ama sonra birden duruveriyorum; ben bunları daha önce de yaşamıştım. Evet bildin, gene yanılmıştım Fakat bu kez...
Parmaklarımda leş gibi sigara kokusu. Başım hem ağırıyor hem dönüyor. Ellerim ceplerimde titriyorlar ve ben bunu bacaklarımla hissedebiliyorum. Sonunda eve varıyorum, kimse yok. Koltuğa atıveriyorum tonlarca ağırlıktaki varlığımı. Bu ağırlık kalbimden mi, beynimden mi kaynaklanıyor? Bunu da bilmiyorum.
Ne gerek var tekrar aynı şeylere? Biliyorsun ki "o" yok. Biliyorsun ki hiç olmadı, olmayacak. Varlığından emin olduğun "gerçek" seni bekliyor. O gerçeği nerede bulabileceğini de adın gibi biliyorsun.Lakin oraya gidemeyeceğinin, gerçeğe hiç varamayacağının da farkındasın. Şansını kaybetmişsin artık. Boşver her şeyi ve kendine bir iyilik yap.
Banyoya giriyorum. Musluğu açıyorum ve küvet dolarken suyun sesini dinliyorum bir süre. Hayata dair güzel bir ayrıntı; tadını çıkar! Bir yandan soyunmaya başlıyorum Nası doğduysam öyle... Sıcak suya ilk adımımı attığımda önce yeşiller, sonra elalar geliyor gözlerimin önüne. Sonra annem... Hayır, onu düşünürsem başaramam! Kendime bir iyilik yapmalıyım. Onu hiçbir zaman göremeyeceksem, gerçeğe hiçbir zaman varamayacaksam, tüm bu anlamsızlıkların içinde çırpınmamın anlamı ne?
Uzanıyorum sıcak suya. Bir anda yoğunlaşıyor beyin kıvrımlarımda "her şey"... Konuşmalar duyuyorum, ağlamalar, gülüşmeler, ağıtlar, kahkahalar, bağrışan, tartışan, kavga eden, birbirini öldüren insanlar duyuyorum. Korkunun uzantısı mı tüm bunlar? Kapının açılmasıyla birlikte son beş dakikadır beynim sesleri dinlesin diye otomatikman kapalı olan gözlerim istemsizce açılıveriyorlar ve peşinden sesler de duruyor.
Selim? Ama sen... "Gözlerini kapatmana gerek yok artık, ben buradayım." Tüm hayatım boyunca senden bahsettim biliyor musun? "İyi haltettin. Bahsedecek başka hiçbir şeyin yok muydu?" Hayır. Neden geldin buraya? "Seni izlemeye." Sadece izlemeye mi? "İstersen dinlerim. Neden yapıyorsun bunu?" Başka çarem kalmadı Selim. Ne o bana geliyor, ne ben ona gidebiliyorum, ne de gerçeğe varabiliyorum. Bu saçma sapan yerde küçük acılarla yetinmektense, bu çürümüş varlığımı acının yurduna götürürüm ve sonsuza kadar onsuz kalırım. Gerçekten zaten geçmişim, yalanlarla yetinirim. "Ben daha fazla mücadele etmiştim." Kiminle mücadele etmem gerektiğini bilmiyorum artık. "Ben bunu her şey sona erdikten sonra öğrendim, istersen sana söyleyebilirim." Hayır! Duymak istemiyorum. Bunu buradayken bilen tek insan olmak istemiyorum. Ben bu kadar özel değilim. Aslında mücadele etmek de istemiyorum. Gölgelerle yıllarca savaşmak beni öylesine yordu ki, gölgelerin sahipleri karşıma çıksalar ilk raundda nakavt olurum... "Ama gerçeğe layık değil bu yaptığın, farkındasın değil mi?" Evet... Ama zaten hiç O`na layık olamadım şimdiye kadar. Hep istedim, ancak karşılığında hiç O`nun isteklerini yerine getirmeyi denemedim. "Çekeceğin acılardan korkmuyor musun? Hem de hiç bitmiyorlar..." Artık korkmamın hiçbir faydası yok. Benim mahkemem çoktan kuruldu, davalarım çoktan görüldü ve bitti. Herkes teker teker yargıç oldu, herkes teker teker aynı hükmü verdi. Son yargıçtan ümitliydim, fakat onun vereceği karardan da eminim, beklemenin manası yok. Yerim belli, ısrarcı olmak anlamsız. "Peki ya o ela gözleri olan?.." Beni en çok üzen şeylerden biri de gideceğim yerde onun olmaması ve oraya hiç gelmeyecek olması. Biliyor musun? Onun kocaman gözleri var ve çok masum bakıyorlar. Onu izledim ya, artık cenneti istemiyorum. Belki de beklediğim oydu, ama hiç gücüm kalmadı Selim... Onun vereceği hükmü bekleyemem artık.
Bir süre hiç konuşmadan birbirimize baktık. Şakağındaki kurumuş kanlar, yüzünün solgunluğunu daha çok belirginleştiriyordu. Yanıbaşımdaki ufak kutunun içinden jileti çıkardım ve ambalajını yırtıp suyun içine attım.
"Benim yöntemim daha acısız ve garantiydi aslında." Biliyorum, ancak ben acılı olanı tercih ediyorum. "Biz başaramadık. Turgut bile başardı fakat biz başaramadık." Aslında biz başardık Selim. Başardık ve onlara ihanet ettik. Onlar hayatlarında hiç başarılı olamadılar, ne varsa hepsini kabullendiler sonuna kadar. Ama biz "her şeyi bitirmeyi" başardık. Bu yüzden senden ve kendimden nefret ediyorum.
Jileti sol bileğimin üzerinde biraz gezdirdim. Sonra sertçe bastırarak saat izimin olduğu yeri güzelce, itinayla kestim. Canım yanıyordu ve canım yandıkça vicdanımdaki acının yok olduğunu hissedebiliyordum. Bu beni gülümsetti. Selim de gülümsüyor mu diye ona baktım, fakat gözlerime dolan tuzlu yaşlar onu bulanık görmeme sebep oluyordu. Yalnızca karşımda ayakta duran ve beni izleyen siluetini görebiliyordum. Gözlerimdeki yaşları silmeden devam ettim işime. Jileti bileğimin etrafında bir tur döndürdükten sonra, bileğimdeki iki belirgin damarın tam ortasından, az önce kestiğim çizgiye dik bir çizgi çizmeye başladım kolumun yukarısına doğru. Hoş bir T harfi çıktı ortaya. Turgut geldi aklıma o anda ve yeniden gülümsedim. Başımı yeniden Selim`e çevirdim. Hareketlerim fazlasıyla ağırlaşmış ve etrafımdaki her şey yoğunlaşmıştı artık. Gözümden süzülen yaşlar dudaklarıma değdi, tuzlu dudaklarımı yaladım. Selim gülümsüyordu, o da Turgut`u anımsamıştı sanırım. Aynı ağır hareketlerle koluma baktım. İki kesikten süzülen kanlar T harfinin az önceki güzelliğini bozmuşlardı. Sinirlendim. Jileti koluma daha seri hareketlerle vurmaya ve üstüste kesikler oluşturmaya başladım. Ağırdı hareketlerim fakat nasıl olduğunu anlamadığım bir biçimde kuvvetim yerindeydi. Yorulunca jileti suyun içine bıraktım, kafamı yeniden çevirdiğimde artık Selim yoktu. Bundan sonra yolculuğuma yalnız devam edecektim. Az önce suyun içine baktığımda çıplak bacaklarımı görebiliyordum, fakat şimdi sadece kırmızı vardı gözlerimin önünde. İki kolumu birden bırakıverdim iki yanıma.
Çok sevebilirdim onu bana izin verseydi. Tüm benliğimden geçip onunla bütünleşebilirdim. Onu cam bir fanusun içine yerleştirirdim zarar gelmemesi için ve sırtımda gezdirirdim tüm alemi. Gittiğimiz her güzel şehrin güzelliği sönüverirdi onun yanında. Sonra durur onu izlerdim. Onu böyle güzel nasıl yaratmış diye gerçeğe aşık olurdum bir kez daha. Onunla birlikte secde ederdik gerçeğe. Başımızı birlikte aynı toprağa koyardık. Sonra başka şehirlere giderdik, sonra başka şehirlere... Kainatın tüm varlıkları bizim güzelliğimizi, bizim aşkımızı, bizim secdelerimizi, bizim dualarımızı konuşurdu. Hiç bırakmazdım onu bana izin verseydi... Ama şimdi... Selim bile gitti... Kolumu kestiler mi? Hissetmiyorum. Peki bu su nasıl böyle birdenbire soğuyuverdi? Gözlerimden akan yaş mı yoksa kan mı? İçime damla damla akıp değdiği yeri yakan ne peki? Şimdi ben bir daha onu göremeyecek miyim? Şimdi Gerçek beni bir daha hiç affetmeyecek mi? Neyse, buradaki acılardan sıkılmıştım zaten. Daha büyüğünü hak ediyorum ben. Selim`i görürüm belki orda, bana yarenlik eder. Selametle...
16 Ekim 2007 Salı
Işık Değişince,..
Işık değişince, değişir her şey. Görmektir ya en büyük kıstas, daralttım ben onları. Kapadım gözlerimi bakmıyorum. Açtığımda onları gece olsun biraz, geceden kasıt karanlıklara ihtiyaç. Karanlıkta yıldız sanar insan parıltıyı, gündüz görmediği kadar yıldız sayar ve yıldız kaymalarında dilek diler hep insan. Ama gündüz öyle değil, yıldızları görmek bi yana düşünmez bile insan. Aşk gibi biraz, girdabında kavrulurken ve savrulurken insan farketmez yaşadığının güzelliğini bazen ve hiçsizliğe düştüğünde sevinir biraz. Sanırım karışık kafalar içinde en hüzünlüsü yalnız olanlara aittir. Mevcudiyetlerini ispat ile yükümlü olmaları onların kendilerine tezatıdır. Halbuki karanlıkta tüm cisimler eşittir ve ruhlar sadece karanlıkta değil aydınlık olduğunda da görülmez. Mesut bir ruhun özlemi belki her insanın ihtiyacıdır ama gözleri kamaşan insan hissetmez aydınlık içinde. Karanlıklar en büyük düşündürücüdür. Dilekleri düşünür insan ve yıldız kaymalarını düşler. Çünkü dilemek en büyük kozdur elindeki ve yarışma sona ermeden ulaşmak ister dileklerine. Yarışmalar hep ölümle sonuçlanır ya, gerisi muallak.
Işık değişince anlam da değişir. Bir yıldıza önem vermez insan gündüz boyunce ve görmez onu. Takriri sözlerin belki soğutur insanı ama 'seni seviyorum' en özlenen tekrardır. Tesbihat eder yürek her atışta ve 'seviyorum işte' diye haykırır ve işte o zaman aydınlıktır dünya. Gün tüm güzelliğiyle ortalıktadır ve yıldızlar hiç dikkat çekmezler o zaman.
Halbuki karanlık en güzelidir, her ışığın farkedildiği ve hiçbir cismin farkedilmediği o güzel andır karanlık. İnsan bir kıvılcım arar görmediği boyunca ve aramak onun en büyük erdemidir.
Dağıtmak güzel değil konuyu, savrulurken uçlara bir orayı düşünüp bir burayı düşünmek, mide bulandırıcı. Okuyucu için olmasa da yazan yazarken yazdığını bilmeli. Aklına gelen her cümleyi yazmamalı belki. Aman kime ne sanki. Bazen aydınlık der ve bazen karanlıktan bahseder ve işte o zamanlarda bazen çelişir bile kendisiyle. İrdelemek saçma. Yazmak bir sinir boşalımı bir ruh biçimlendirmesi. Bugün, notalardan binalar yapmayı öğrendim. Temeller atıldı önce hafiften bir giriş üfledi neyzen ve yavaşça tuğla tuğla, kat kat ördü binasını. Muhteşem bir mimari yapı ortaya çıktı ama hep hayallerde. Hayallerde yaşatmak daha zor bazı şeyleri ama ruhlar hep hayallerdedir. Ruh bunalır bazen ancak o zaman hissettirir somut varlığını. O anlardan birinde çıkar yazar da yazar yazan, yazmak bir rahatlama biçimidir. Aslında sadece bir kusma biçimidir. Ömür boyunca öğütür insan ve ömür boyunca boşaltım sistemi çalışır. Bazıları küfrederek neşreder kusmalarını, bazıları yazar bazıları çizer bazıları için için kusar ve onların kusmaları da görünmezdir. Dedik ya ışık değişince anlam değişir. Görünmezliği ışıksızlıktandır, gözlerdeki. Görmezse göz ve anlamazsa durumu güneşten koparılan parça kör karanlıktır insana. Bakmadıkça görmez insan ve bazen ne kadar baksa da göremez insan. Karanlık demiştik ya işte orada görür yıldızları ama aydınlığa düştüğünde varlıklarını hayal eder sadece. Hayal etmek bir gerçeğin birinci koşuludur. Önce hayallerde var olur her şey. Dostlar bile özlemle gidilen buluşmadan önce hayal edilir. Varlıkları, kavramları hep hayal edilir. İnsan soyutla yaşar çok uzun süre, ruhunda hisseder çoğu şeyi, ruh hayaldir.
Nice hayatlar hayal ile aynı kökten gelir. Hayal etmek hayat verir. Kelimelerin benzeşmesi kimine göre sadece rastlantıdır, kimisine göre gülümseme sebebi. Hayat hayal ile başlar, bir hayal uğruna rahme bırakılır düşler.
Işık değişince anlam da değişir. Ve çok hayat stüdyo ışıklandırmasında aydınlık arar..
Işık değişince anlam da değişir. Bir yıldıza önem vermez insan gündüz boyunce ve görmez onu. Takriri sözlerin belki soğutur insanı ama 'seni seviyorum' en özlenen tekrardır. Tesbihat eder yürek her atışta ve 'seviyorum işte' diye haykırır ve işte o zaman aydınlıktır dünya. Gün tüm güzelliğiyle ortalıktadır ve yıldızlar hiç dikkat çekmezler o zaman.
Halbuki karanlık en güzelidir, her ışığın farkedildiği ve hiçbir cismin farkedilmediği o güzel andır karanlık. İnsan bir kıvılcım arar görmediği boyunca ve aramak onun en büyük erdemidir.
Dağıtmak güzel değil konuyu, savrulurken uçlara bir orayı düşünüp bir burayı düşünmek, mide bulandırıcı. Okuyucu için olmasa da yazan yazarken yazdığını bilmeli. Aklına gelen her cümleyi yazmamalı belki. Aman kime ne sanki. Bazen aydınlık der ve bazen karanlıktan bahseder ve işte o zamanlarda bazen çelişir bile kendisiyle. İrdelemek saçma. Yazmak bir sinir boşalımı bir ruh biçimlendirmesi. Bugün, notalardan binalar yapmayı öğrendim. Temeller atıldı önce hafiften bir giriş üfledi neyzen ve yavaşça tuğla tuğla, kat kat ördü binasını. Muhteşem bir mimari yapı ortaya çıktı ama hep hayallerde. Hayallerde yaşatmak daha zor bazı şeyleri ama ruhlar hep hayallerdedir. Ruh bunalır bazen ancak o zaman hissettirir somut varlığını. O anlardan birinde çıkar yazar da yazar yazan, yazmak bir rahatlama biçimidir. Aslında sadece bir kusma biçimidir. Ömür boyunca öğütür insan ve ömür boyunca boşaltım sistemi çalışır. Bazıları küfrederek neşreder kusmalarını, bazıları yazar bazıları çizer bazıları için için kusar ve onların kusmaları da görünmezdir. Dedik ya ışık değişince anlam değişir. Görünmezliği ışıksızlıktandır, gözlerdeki. Görmezse göz ve anlamazsa durumu güneşten koparılan parça kör karanlıktır insana. Bakmadıkça görmez insan ve bazen ne kadar baksa da göremez insan. Karanlık demiştik ya işte orada görür yıldızları ama aydınlığa düştüğünde varlıklarını hayal eder sadece. Hayal etmek bir gerçeğin birinci koşuludur. Önce hayallerde var olur her şey. Dostlar bile özlemle gidilen buluşmadan önce hayal edilir. Varlıkları, kavramları hep hayal edilir. İnsan soyutla yaşar çok uzun süre, ruhunda hisseder çoğu şeyi, ruh hayaldir.
Nice hayatlar hayal ile aynı kökten gelir. Hayal etmek hayat verir. Kelimelerin benzeşmesi kimine göre sadece rastlantıdır, kimisine göre gülümseme sebebi. Hayat hayal ile başlar, bir hayal uğruna rahme bırakılır düşler.
Işık değişince anlam da değişir. Ve çok hayat stüdyo ışıklandırmasında aydınlık arar..
7 Ekim 2007 Pazar
Beni vur...
Bir ince pusudayım… Bekliyorum hayatın bana sunacağı o muhteşem fırsatı. Yolumun üstü engerek, önümde uzanıyor tüm zorluğuyla hayat. Fırsatlardan çok hayal kırıklıkları görüyorum sanki, başarma arzusu yok oluyor içimde, kayboluyorum, karanlık tüm yoğunluğuyla çeviriyor etrafımı, içime nüfuz ediyor, korkuyorum bazen, bazense yok olup gitmek, gözümü karartmak istiyorum.
Bir garip akşamdayım. İçimde yine o boşluk, dolduruyor tüm vücudumu… Adını “sen” koydum. Hep sen aklıma geldiğinde ortaya çıktığı için, her şeye sırtımı döndüğümde aklıma ilk sen geldiğin için. Gözler tüfek olmuş, baktığım yeri delecekmişim gibi hissettiğimde duvarların arkasından bana öyle baktığın için. Titriyorum, ayaz iyiden iyiye içime işliyor, içimde “sen”, dudaklarımda sigaram, aklımdaysa tek bir şey var. Gözümü karartıp gitmek istiyorum bu şehirden, dönüp dolaşıp yanına gelmek istiyorum sanki bir tesadüfçesine… Yinede diyorum bir iç çekerek yinede! İstesem de… Ben senin sokağına ulaşamam, dardayım. Hayat sarıldıkça bir karabasan gibi kilitliyor tüm vücudumu, yakıyor kor gibi, ellerim buz keserken... Resimlerini kaldırdım artık kolaylıkla ulaşabileceğim yerlerden, o mazlum gözlerine bakamam. Firardayım, senden kaçtıkça sana koşuyorum biliyorum ama hiçbir şey yapmadan da bekleyemiyorum. Saklandığım o karanlıkta beni bulacakmışsın gibi geliyor bazen, gözlerim karanlığa alıştığında o güzel gözlerini görmekten ölesiye korkuyorum. Oysa ben bu gece, yüreğim elimde, içimi dolduran “sen”le birlikte karşına dikilecektim. Sana bir sırrımı söyleyecektim… Gözlerine baktığımda korkmadığım o günlerde bile söyleyemediğim bir sır. Şu mermi içimi delmeseydi eğer, senden aylarca haber alamadıktan sonra öğrendiğim ilk şeyin şu anda onunla birlikte olduğun olmasaydı, gözlerine baktığını, hep soğuk olan ellerini tuttuğunu, güzel saçlarına dokunduğunu hissetmeseydim eğer… Seni alıp götürecektim.
Beni vur! Beni onlara verme, o karanlığın içinde sadece bir sigara ateşiyle yalnız bırakma beni, o ateşin kül ettiği bedenimi. Külümü al uzak yollara savur, dağılsın dağlara, dağılsın bu öykümüz. Ama sen ağlama, dur.
Bir ince pusudayım. Bu gece zehir zemberek. Her şeyin beynimin içinden saniyeden daha az bir sürede geçişiyle anlıyorum ki; bir yolun sonundayım, sessizce tükenerek… Ah, senin ellerine uzanamam, yerdeyim. O masum hayallere varamam, ölmekteyim.
Oysa ben bu gece...
Bir garip akşamdayım. İçimde yine o boşluk, dolduruyor tüm vücudumu… Adını “sen” koydum. Hep sen aklıma geldiğinde ortaya çıktığı için, her şeye sırtımı döndüğümde aklıma ilk sen geldiğin için. Gözler tüfek olmuş, baktığım yeri delecekmişim gibi hissettiğimde duvarların arkasından bana öyle baktığın için. Titriyorum, ayaz iyiden iyiye içime işliyor, içimde “sen”, dudaklarımda sigaram, aklımdaysa tek bir şey var. Gözümü karartıp gitmek istiyorum bu şehirden, dönüp dolaşıp yanına gelmek istiyorum sanki bir tesadüfçesine… Yinede diyorum bir iç çekerek yinede! İstesem de… Ben senin sokağına ulaşamam, dardayım. Hayat sarıldıkça bir karabasan gibi kilitliyor tüm vücudumu, yakıyor kor gibi, ellerim buz keserken... Resimlerini kaldırdım artık kolaylıkla ulaşabileceğim yerlerden, o mazlum gözlerine bakamam. Firardayım, senden kaçtıkça sana koşuyorum biliyorum ama hiçbir şey yapmadan da bekleyemiyorum. Saklandığım o karanlıkta beni bulacakmışsın gibi geliyor bazen, gözlerim karanlığa alıştığında o güzel gözlerini görmekten ölesiye korkuyorum. Oysa ben bu gece, yüreğim elimde, içimi dolduran “sen”le birlikte karşına dikilecektim. Sana bir sırrımı söyleyecektim… Gözlerine baktığımda korkmadığım o günlerde bile söyleyemediğim bir sır. Şu mermi içimi delmeseydi eğer, senden aylarca haber alamadıktan sonra öğrendiğim ilk şeyin şu anda onunla birlikte olduğun olmasaydı, gözlerine baktığını, hep soğuk olan ellerini tuttuğunu, güzel saçlarına dokunduğunu hissetmeseydim eğer… Seni alıp götürecektim.
Beni vur! Beni onlara verme, o karanlığın içinde sadece bir sigara ateşiyle yalnız bırakma beni, o ateşin kül ettiği bedenimi. Külümü al uzak yollara savur, dağılsın dağlara, dağılsın bu öykümüz. Ama sen ağlama, dur.
Bir ince pusudayım. Bu gece zehir zemberek. Her şeyin beynimin içinden saniyeden daha az bir sürede geçişiyle anlıyorum ki; bir yolun sonundayım, sessizce tükenerek… Ah, senin ellerine uzanamam, yerdeyim. O masum hayallere varamam, ölmekteyim.
Oysa ben bu gece...
4 Ekim 2007 Perşembe
Kendimle Sorunlarım Var
Selim Işık'ın kendisiyle sorunları vardı. Bir boku beceremediğinden yakınır dururdu. Tek bir şeyi becerebildi, acılarına son verdi: Tabancayı aldı ve ateş etti. Müntehirlik kavramına bambaşka bir soluk getirdi.
Don Kişot'un bile hayatında bir amacı vardı. Bir mücadelesi vardı, amansızca savaştı yel değirmenleriyle. Selim bunu bile beceremedi.
Lan yeter artık! Hayatımın içi dışı oldu herif. Geberdi gitti, hala beynimin içinde patlak kafasıyla gezinip duruyor. Delik kafasındaki tüm pisliklerini beynimin kıvrımlarına akıtıyor bir yandan, bir tane daha Selim yaratıyor benden.
Sorunlarım var evet. Hiç anlatmak gelmiyor içimden. Ben sadece saçmalamak istiyorum. Deliriyor muyum bilmiyorum ama normal olmadığımın farkındayım. Otobüsle eve dönerken etrafımdaki insanları izleyip Aylak Adam'cılık oynuyorum. Ama C. gibi onlara hayat biçmiyorum, sadece sorular soruyorum hayatlarıyla ilgili. Bir adam. Uzun boylu, iri yarı, kır saçlı, koyu lacivert kot pantolonu ve koyu lacivert kot montu var. Montun altında ne olduğunu göremiyorum, belki bir tişört... Kulağında bir kulaklık var. Saçma sapan sorular akın etmeye başladılar bile. Kulaklığın ucunda ne var? Telefon mu? Müzik çalar mı? I-Pod diye bir icat var, ondan haberdar mıdır? Sahi, kaç yaşındadır acaba? Göründüğü gibi 40-45 yaşlarında mı yoksa
saçlarına genç yaşta aklar düşmüş bir 35'lik mi? Benimle aynı durakta iniyor. Nerede oturuyor acaba? Evli mi? Annesi ve babasıyla birlikte oturuyor olabilir mi? Bu zamanın kadınları pek gelemiyorlar kaynana yanında kalmaya. Eskide kaldı... Bu pantolonu ve kot montu birlikte mi aldı? Renkleri çok benziyor. Yoksa önce pantolonu aldı, aradan zaman geçince de ona çok uyumlu olan bu montu görüp öyle mi aldı? Ne müzik dinliyor acaba? Red Hot Chili Peppers diye bir grubun varlığından haberdar mı? Ya da Erkan Oğur'dan "Pencereden Kar Geliyor" türküsünü dinlemiş midir hiç? En son ne zaman ağladı acaba? Ne iş yapıyordur ki? Üniversite mezunu mudur? Muhasebeci tipi var aslında. Böyle tahminlerim tutmuyor pek, geçenlerde nargilecide tanıştığım adamı mimar sanmıştım, adam derici çıktı. Kesin bu da kuyumcu falandır. Peki işyeri nerede acaba? Çocukları var mıdır? Varsa normal doğumla mı doğmuştur sezaryenle mi? Erkek midir acaba? Peki kendisi nerede doğmuştur? Evde mi, hastanede mi? Kitap okumayı sever mi? Sabahattin Ali'nin, Dostoyevski'nin, Oğuz Atay'ın, Kafka'nın varlıklarından haberdar mıdır? Camus'nun "Gerçekte tek bir felsefi problem vardır: intihar." cümlesini duysa bir anlam verebilir mi? Selim'i, Raif'i, Raskolnikov'u tanımış mıdır hayatında? Onları tanımadan yaşıyor olmak nasıl bir duygudur? Acaba hiç sebepsiz yere kendisine, etrafındakilere ve tüm hayata karşı deliler gibi öfkelenmiş midir? Bu öfke anında çareyi yazmakta bulmuş mudur? Ya da sigarasına sarılmış mıdır böyle bir anda? Sahi, ne marka sigara kullanıyordur acaba? Sigara ve kahveyi bir arada denemiş midir? Böyle bir zevkten mahrum kaldıysa tabancayı alıp ateş etsin zaten. İnsanlara akıl vermeyi, ukalalık etmeyi, her şeyi bilirim havasında takılmayı çok seviyorum artık. Sanal aleme takılıyor mu acaba bu adam? Facebook diye bir sitenin varlığından haberdar mı? Peki Türkiye Malezya olur mu acaba ona sorsak? Hangi partiye oy vermiştir? Eski sevgilisi olmuş mudur hiç? Yoksa ilk sevgilisiyle evlenmiş midir? Yoksa hiç sevgilisi olmamıştır da görücü usulüyle ailesinin bulduğu ilk kızla mı evlenmiştir? Yolda yürürken bir anda 15 metre önünde eski sevgilisinin yürüdüğünü görüp binlerce topluiğne yutmuş gibi hissetmiş midir? Karısı tesettürlü müdür acaba? Üniversitede mi tanışmışlardır? Karısı tesettürlüyse ve üniversite okuduysa, tesettür üstüne peruk mu takmıştır yoksa okul önünde başından örtüsünü sıyırıp içeriye öyle mi girmiştir? Muhafazakar biri midir bu adam? Eğer öyleyse karısının bu yaşadıklarını aklına getirip üzülüyor mudur? Yoksa bildiğin oportunist midir? Yoksa hiçbir -izm ile alakası yok mudur? Sinemadan hoşlanır mı acaba? Ne tarz filmleri sever ki? Tarantino'yu tanıma şerefine erişmiş midir? Peki Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'da bahsettiği "sinemadan çıkan insan" ekolünden haberi var mıdır? Haberi varsa kitabın bu kısmını okurken (kitabı okumuş ki haberdar) "Aaa lan aynı benim düşündüklerim!" tepkisini vermiş midir? Mizah dergileriyle alakası var mıdır? Ersin Karabulut'un köşesini okurken "Lan herif benim yaşadıklarımı çizmiş yaa ehemehe!" diye düşünüyor mudur? Tuvalette dergi de okuyordur bu adam kesin. Namazla alakası var mıdır, yoksa cumadan cumaya mı gözükür cami semalarında? Namaz kılmadığı için sürekli ama sürekli beyninin kalbinin bir köşesinde bunun eksikliğini hissediyor mudur? Projesini yetiştiremeyen ve içinden hiçbir şey gelmeyen öğrenci gibi telaşlı ve umutsuz mudur? Hep bir yerlere ödenmesi gereken faturaları varmış gibi devamlı bir hengame içerisinde midir acaba? Tek başına sahilde gezer mi bu adam? Kulağında kulaklık, Yaşar'dan "Beni Koyup Gitme" şarkısını dinleyip ağlamış mıdır hayatı boyunca? Az önce de sormuştum, tekrar soruyorum, acaba en son ne zaman ağlamıştır? Hayatında hiç yeşil gözlü birini sevmiş midir? Aşkın ne olduğuna dair ne kadar kafa patlatmıştır acaba? Acaba ne çeşit hayal kırıklıkları yaşamıştır? Peki, hiç kafayı yemek üzere olan birinin kendisine otobüste rastlayacağını ve kendisi hakkında kafasına yüzlerce sorunun üşüşeceğini düşünmüş müdür daha önce? Sanmıyorum. Normal bir adama benziyor. Kurtarılacak bir yanı kalmamış bunun. Bildiğin "normal insan" işte...
Kendimle sorunlarım var. "Ben de luuzırım" diye, Selim'den habersiz kendini disconnectus erectus familyasına dahil eden depresiflerden değilim ben. Selim'e falan benzemiyorum, benzemek de istemiyorum. Ama kendimle sorunlarım var. Alpay Erdem "Cem Karaca da ne sesti be! Ama çok sigara içerdi, çok içki içerdi, kendiyle sorunları vardı rahmetlinin," demiş... Ben de rahmetli olunca, "İşini gücünü bırakıp etrafındaki insanlar hakkında kafa yorardı, kendisini sevmezdi, kendisiyle sorunları vardı rahmetlinin," diyecekler sanırım.
Kendimden geçtim artık, etrafımdaki insanlara çareler arıyorum. Ama çare bulmadan önce onlar hakkında fikir sahibi olmalıyım değil mi? Şu arka koltukta oturan genç kadın... Evli mi acaba?
Don Kişot'un bile hayatında bir amacı vardı. Bir mücadelesi vardı, amansızca savaştı yel değirmenleriyle. Selim bunu bile beceremedi.
Lan yeter artık! Hayatımın içi dışı oldu herif. Geberdi gitti, hala beynimin içinde patlak kafasıyla gezinip duruyor. Delik kafasındaki tüm pisliklerini beynimin kıvrımlarına akıtıyor bir yandan, bir tane daha Selim yaratıyor benden.
Sorunlarım var evet. Hiç anlatmak gelmiyor içimden. Ben sadece saçmalamak istiyorum. Deliriyor muyum bilmiyorum ama normal olmadığımın farkındayım. Otobüsle eve dönerken etrafımdaki insanları izleyip Aylak Adam'cılık oynuyorum. Ama C. gibi onlara hayat biçmiyorum, sadece sorular soruyorum hayatlarıyla ilgili. Bir adam. Uzun boylu, iri yarı, kır saçlı, koyu lacivert kot pantolonu ve koyu lacivert kot montu var. Montun altında ne olduğunu göremiyorum, belki bir tişört... Kulağında bir kulaklık var. Saçma sapan sorular akın etmeye başladılar bile. Kulaklığın ucunda ne var? Telefon mu? Müzik çalar mı? I-Pod diye bir icat var, ondan haberdar mıdır? Sahi, kaç yaşındadır acaba? Göründüğü gibi 40-45 yaşlarında mı yoksa
saçlarına genç yaşta aklar düşmüş bir 35'lik mi? Benimle aynı durakta iniyor. Nerede oturuyor acaba? Evli mi? Annesi ve babasıyla birlikte oturuyor olabilir mi? Bu zamanın kadınları pek gelemiyorlar kaynana yanında kalmaya. Eskide kaldı... Bu pantolonu ve kot montu birlikte mi aldı? Renkleri çok benziyor. Yoksa önce pantolonu aldı, aradan zaman geçince de ona çok uyumlu olan bu montu görüp öyle mi aldı? Ne müzik dinliyor acaba? Red Hot Chili Peppers diye bir grubun varlığından haberdar mı? Ya da Erkan Oğur'dan "Pencereden Kar Geliyor" türküsünü dinlemiş midir hiç? En son ne zaman ağladı acaba? Ne iş yapıyordur ki? Üniversite mezunu mudur? Muhasebeci tipi var aslında. Böyle tahminlerim tutmuyor pek, geçenlerde nargilecide tanıştığım adamı mimar sanmıştım, adam derici çıktı. Kesin bu da kuyumcu falandır. Peki işyeri nerede acaba? Çocukları var mıdır? Varsa normal doğumla mı doğmuştur sezaryenle mi? Erkek midir acaba? Peki kendisi nerede doğmuştur? Evde mi, hastanede mi? Kitap okumayı sever mi? Sabahattin Ali'nin, Dostoyevski'nin, Oğuz Atay'ın, Kafka'nın varlıklarından haberdar mıdır? Camus'nun "Gerçekte tek bir felsefi problem vardır: intihar." cümlesini duysa bir anlam verebilir mi? Selim'i, Raif'i, Raskolnikov'u tanımış mıdır hayatında? Onları tanımadan yaşıyor olmak nasıl bir duygudur? Acaba hiç sebepsiz yere kendisine, etrafındakilere ve tüm hayata karşı deliler gibi öfkelenmiş midir? Bu öfke anında çareyi yazmakta bulmuş mudur? Ya da sigarasına sarılmış mıdır böyle bir anda? Sahi, ne marka sigara kullanıyordur acaba? Sigara ve kahveyi bir arada denemiş midir? Böyle bir zevkten mahrum kaldıysa tabancayı alıp ateş etsin zaten. İnsanlara akıl vermeyi, ukalalık etmeyi, her şeyi bilirim havasında takılmayı çok seviyorum artık. Sanal aleme takılıyor mu acaba bu adam? Facebook diye bir sitenin varlığından haberdar mı? Peki Türkiye Malezya olur mu acaba ona sorsak? Hangi partiye oy vermiştir? Eski sevgilisi olmuş mudur hiç? Yoksa ilk sevgilisiyle evlenmiş midir? Yoksa hiç sevgilisi olmamıştır da görücü usulüyle ailesinin bulduğu ilk kızla mı evlenmiştir? Yolda yürürken bir anda 15 metre önünde eski sevgilisinin yürüdüğünü görüp binlerce topluiğne yutmuş gibi hissetmiş midir? Karısı tesettürlü müdür acaba? Üniversitede mi tanışmışlardır? Karısı tesettürlüyse ve üniversite okuduysa, tesettür üstüne peruk mu takmıştır yoksa okul önünde başından örtüsünü sıyırıp içeriye öyle mi girmiştir? Muhafazakar biri midir bu adam? Eğer öyleyse karısının bu yaşadıklarını aklına getirip üzülüyor mudur? Yoksa bildiğin oportunist midir? Yoksa hiçbir -izm ile alakası yok mudur? Sinemadan hoşlanır mı acaba? Ne tarz filmleri sever ki? Tarantino'yu tanıma şerefine erişmiş midir? Peki Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'da bahsettiği "sinemadan çıkan insan" ekolünden haberi var mıdır? Haberi varsa kitabın bu kısmını okurken (kitabı okumuş ki haberdar) "Aaa lan aynı benim düşündüklerim!" tepkisini vermiş midir? Mizah dergileriyle alakası var mıdır? Ersin Karabulut'un köşesini okurken "Lan herif benim yaşadıklarımı çizmiş yaa ehemehe!" diye düşünüyor mudur? Tuvalette dergi de okuyordur bu adam kesin. Namazla alakası var mıdır, yoksa cumadan cumaya mı gözükür cami semalarında? Namaz kılmadığı için sürekli ama sürekli beyninin kalbinin bir köşesinde bunun eksikliğini hissediyor mudur? Projesini yetiştiremeyen ve içinden hiçbir şey gelmeyen öğrenci gibi telaşlı ve umutsuz mudur? Hep bir yerlere ödenmesi gereken faturaları varmış gibi devamlı bir hengame içerisinde midir acaba? Tek başına sahilde gezer mi bu adam? Kulağında kulaklık, Yaşar'dan "Beni Koyup Gitme" şarkısını dinleyip ağlamış mıdır hayatı boyunca? Az önce de sormuştum, tekrar soruyorum, acaba en son ne zaman ağlamıştır? Hayatında hiç yeşil gözlü birini sevmiş midir? Aşkın ne olduğuna dair ne kadar kafa patlatmıştır acaba? Acaba ne çeşit hayal kırıklıkları yaşamıştır? Peki, hiç kafayı yemek üzere olan birinin kendisine otobüste rastlayacağını ve kendisi hakkında kafasına yüzlerce sorunun üşüşeceğini düşünmüş müdür daha önce? Sanmıyorum. Normal bir adama benziyor. Kurtarılacak bir yanı kalmamış bunun. Bildiğin "normal insan" işte...
Kendimle sorunlarım var. "Ben de luuzırım" diye, Selim'den habersiz kendini disconnectus erectus familyasına dahil eden depresiflerden değilim ben. Selim'e falan benzemiyorum, benzemek de istemiyorum. Ama kendimle sorunlarım var. Alpay Erdem "Cem Karaca da ne sesti be! Ama çok sigara içerdi, çok içki içerdi, kendiyle sorunları vardı rahmetlinin," demiş... Ben de rahmetli olunca, "İşini gücünü bırakıp etrafındaki insanlar hakkında kafa yorardı, kendisini sevmezdi, kendisiyle sorunları vardı rahmetlinin," diyecekler sanırım.
Kendimden geçtim artık, etrafımdaki insanlara çareler arıyorum. Ama çare bulmadan önce onlar hakkında fikir sahibi olmalıyım değil mi? Şu arka koltukta oturan genç kadın... Evli mi acaba?
22 Eylül 2007 Cumartesi
Bir İnsan Olarak; Erkek
Koşuşturmacayla geçiyor şu son bir kaç gün. Sıkılmış ve hatta bunalmışım. Okul kayıtlarının yenilenmesi, ders seçimleri, okulun tekrar başlayacak olması. Tembel hayatıma can katan kötü, pis şeyler.
Eskiyi özlüyorum sanırım, tut babanın elinden götür okula, bekle biraz hoop bitti. En büyük uğraş babayı okula götürmek. Telaş yok bir şey yok, kafa rahat. Ders seçmiyorsun hoca seçmiyorsun, her günün programı belli. Dünya kurmuş düzeni sadece üzerinde ileriliyosun. Ya şimdi?
Okul dendiği zaman bir sıkıntı basıyor artık. Okula gidiyorum, danışmanımı bulmam lazım. Hoş bir insan kendisi, güleryüzlü, hanım hanımcık 'ay ne şirin' bir insan. Kendimi kontrol etmeliyim;
Sümük kontrol, sorun yok
Ter kokusu kontrol, mis gibi parfüm ohh bi daha kontrol,
Saç şekli kontrol, lan ne süperim beee
Boxer kontrol, açarak değil düşün ne vardı heh siyah, sorun yok (her türlü sevişme ihtimaline karşı)
Ses tonu kontrol, ohh maşallah borozan gibi
Ayakkabı kiri kontrol, yanda biraz toz var, pantolana sil, tamam halledildi
Diş kontrol, inci gibi
Kısaca turp gibiyim.
Danışmanın katına doğru çıkıyorum, 3. katta olduğu için vücutta ufak bi nemlenme ama sorun değil bi kaç saniyede hallolur. Odadan içeriye bir göz atıyorum, oturmuş ekrana bakıyor, ya hakkaten çok şirin bi insan. Geçen seneden şimdiye biraz kilo almış, çok tatlı olmuş. Yerim seni diye geçiriyorum içimden ve bir meraba dışımdan. Ekranın büyüsünden uyanıp gözlerime bakıyor bir anlık afallamadan sonra karşılık veriyor. Sevinmiş olmalı gördüğüne, güzel güzel gülümsüyor.
Ve yine derslerle ilgili konularda konuşuyoruz biraz, sanki başka bişi konuşamayız diye geçiriyorum içimden, anladı sanki. Farklı bakmaya başlıyor bir anda, daha içten böyle gözlerimin içine doğru. Lan ne oluyoruz, ah ne güzel, of anam of diye aklımda geçirirken daha bi yakınlaşıyoruz sanki. Lan fantaziye bak diyorum içimden ama çaktırmak yok. Ya birbirimize yaklaşıyoruz ya da benden bir şeyler ona yaklaşıyor, net olarak anlamıyorum ama anafikir sabit; yakınlaşıyoruz. Gülüşmeler arasında ufak dokunuşlar ile mest olurken bünyem içimden beşiktaşın ilk 11'ini saymaya başlıyorum. Ama başka bir şey düşündüğümü sanmamalı, daha anlamlı daha yakından bakıyorum gözlerine. Vücut sıcaklığında hızlı bir yükselme var türevler kafayı yemiş durumda, oda sıcaklığına etki ediyorum sanırım, danışman da ufaktan 'off oda ne sıcak, aman üstüme rahat bir şeyler soyunayım' tavırlarına giriyor. Ön sevişme için oda sıcaklığı dahil her koşul tamam, mahremiyet bizi pek ilgilendirmiyor zaten oda kuytuda. Dokunuşlar okşamalara, okşamalar elleşmeye doğru akıyor. Ve bildiğin önsevişiyoruz. Lan olaya bak oy anam oy diye söylenirken içimden, nefes alışlarını duymak ve nefes sıcaklığında boğulmak oy anam oy kalbim nasıl da çırpınıyor. İçimde ve dışımda enginlere sığmayan gelişmeler görülürken danışman biraz daha yaklaşıyor. Bendeki değişiklikleri fark eden şirin, bana oyun oynayarak daha da üstüme geliyor. Sevişmeye başlayacağız birazdan ya koca kafada bir ampül yanıyor, ya biri gelirse. Ve kemiksiz organ, dilim, birden sorarak vücut veriyor kaygılara, danışman gelmez bu saatte kimseler diyor. Bana hava hoş valla derken bir yandan da kendimi fırçalıyorum, lan söylenecek laftı zaten, diyerek. Sekteye de uğrasa devam ediyoruz. Birden çoraplarım aklıma geliyor, böyle boydan boya 'adîdas' yazan pazardan alınmış ucuz çoraplar, lan ne bok yicez off rezilliğe bak diye geçiriyorum içimden ama beyin bir komut olarak algılıyor bunu ve vücutta önemli bir yumuşama gerçekleşiyor. Lan, lan diye hayıflanıyorum bi süre. Karar veriyorum o anda, çıkartmayacağım pantolonu. Bir anda tüm sıkılganlığı ve korkuyu üzerimden atarak hücuma kalkıyorum. Bu sefer ipler elimde, seni kevaşe diyorum fısıldamayla. Ve önsevişme faslını uzatma planı ile beşiktaş kadrosunu tekrar düşünmeye başlıyorum. Kaleden başlamalı insan ama kalecisi kimdi bunların diyorum. Baktım kadro gelmiyor aklıma, bildiğim erkek isimlerini sıralıyorum peşi sıra. Hissedilir bir etki ile son kullanma tarihini biraz daha uzatıyorum.
O sırada bir ses; 'Ömer' diye yineleniyor. Hatunun inlediğini sanarak bakıyorum, ama inleme değil. Sesleniyor bana birisi, lan ne oluyor? Aha, gözümdeki seks perdesi kalkıyor bir anda. Ben oturuyorum sandalyede, danışman karşımda oturmuş, boş gözlerle bakıyor ve beni kendime getirmeye çalışıyor. Dalmışım.
Hüzünleniyorum, ben kalkayım hocam diyorum ya o da ne ereksiyon gayet müspet. Kalkamam, dalmışım hocam ne diyoduk? diyorum. Ama pek iyi bakmıyor şimdi. Lan yoksa bişi yaptım mı diyorum, önce beşiktaş kadrosunu saymalıyım. Değil ilk onbir 7 yedek ve kadroya alınmayanlar dahi bir bir geliyor aklıma. Lan cm nelere kadirsin diye geçiriyorum içimden. Beynim bu sefer laftan anlıyor, hissedilir bir yumuşama. Bu sefer kesinlikle kalkmalıyım ordan, ben daha sonra geleyim, bir işim var ona yetişmeliyim diye bahane uyduruyorum ve hızla uzaklaşıyorum odadan.
Merdivenlerden inerken farkediyorum, kulaklarım alevler içinde. Kaçarak uzaklaşıyorum okuldan. Müzik diyorum ve takıyorum kulaklıkları, rastgele lan şarkı mı seçicem bir de şimdi diyorum; Rammstein- Buck Dich. mnsikkkym diyorum ve eve doğru yollanıyorum,.
Eskiyi özlüyorum sanırım, tut babanın elinden götür okula, bekle biraz hoop bitti. En büyük uğraş babayı okula götürmek. Telaş yok bir şey yok, kafa rahat. Ders seçmiyorsun hoca seçmiyorsun, her günün programı belli. Dünya kurmuş düzeni sadece üzerinde ileriliyosun. Ya şimdi?
Okul dendiği zaman bir sıkıntı basıyor artık. Okula gidiyorum, danışmanımı bulmam lazım. Hoş bir insan kendisi, güleryüzlü, hanım hanımcık 'ay ne şirin' bir insan. Kendimi kontrol etmeliyim;
Sümük kontrol, sorun yok
Ter kokusu kontrol, mis gibi parfüm ohh bi daha kontrol,
Saç şekli kontrol, lan ne süperim beee
Boxer kontrol, açarak değil düşün ne vardı heh siyah, sorun yok (her türlü sevişme ihtimaline karşı)
Ses tonu kontrol, ohh maşallah borozan gibi
Ayakkabı kiri kontrol, yanda biraz toz var, pantolana sil, tamam halledildi
Diş kontrol, inci gibi
Kısaca turp gibiyim.
Danışmanın katına doğru çıkıyorum, 3. katta olduğu için vücutta ufak bi nemlenme ama sorun değil bi kaç saniyede hallolur. Odadan içeriye bir göz atıyorum, oturmuş ekrana bakıyor, ya hakkaten çok şirin bi insan. Geçen seneden şimdiye biraz kilo almış, çok tatlı olmuş. Yerim seni diye geçiriyorum içimden ve bir meraba dışımdan. Ekranın büyüsünden uyanıp gözlerime bakıyor bir anlık afallamadan sonra karşılık veriyor. Sevinmiş olmalı gördüğüne, güzel güzel gülümsüyor.
Ve yine derslerle ilgili konularda konuşuyoruz biraz, sanki başka bişi konuşamayız diye geçiriyorum içimden, anladı sanki. Farklı bakmaya başlıyor bir anda, daha içten böyle gözlerimin içine doğru. Lan ne oluyoruz, ah ne güzel, of anam of diye aklımda geçirirken daha bi yakınlaşıyoruz sanki. Lan fantaziye bak diyorum içimden ama çaktırmak yok. Ya birbirimize yaklaşıyoruz ya da benden bir şeyler ona yaklaşıyor, net olarak anlamıyorum ama anafikir sabit; yakınlaşıyoruz. Gülüşmeler arasında ufak dokunuşlar ile mest olurken bünyem içimden beşiktaşın ilk 11'ini saymaya başlıyorum. Ama başka bir şey düşündüğümü sanmamalı, daha anlamlı daha yakından bakıyorum gözlerine. Vücut sıcaklığında hızlı bir yükselme var türevler kafayı yemiş durumda, oda sıcaklığına etki ediyorum sanırım, danışman da ufaktan 'off oda ne sıcak, aman üstüme rahat bir şeyler soyunayım' tavırlarına giriyor. Ön sevişme için oda sıcaklığı dahil her koşul tamam, mahremiyet bizi pek ilgilendirmiyor zaten oda kuytuda. Dokunuşlar okşamalara, okşamalar elleşmeye doğru akıyor. Ve bildiğin önsevişiyoruz. Lan olaya bak oy anam oy diye söylenirken içimden, nefes alışlarını duymak ve nefes sıcaklığında boğulmak oy anam oy kalbim nasıl da çırpınıyor. İçimde ve dışımda enginlere sığmayan gelişmeler görülürken danışman biraz daha yaklaşıyor. Bendeki değişiklikleri fark eden şirin, bana oyun oynayarak daha da üstüme geliyor. Sevişmeye başlayacağız birazdan ya koca kafada bir ampül yanıyor, ya biri gelirse. Ve kemiksiz organ, dilim, birden sorarak vücut veriyor kaygılara, danışman gelmez bu saatte kimseler diyor. Bana hava hoş valla derken bir yandan da kendimi fırçalıyorum, lan söylenecek laftı zaten, diyerek. Sekteye de uğrasa devam ediyoruz. Birden çoraplarım aklıma geliyor, böyle boydan boya 'adîdas' yazan pazardan alınmış ucuz çoraplar, lan ne bok yicez off rezilliğe bak diye geçiriyorum içimden ama beyin bir komut olarak algılıyor bunu ve vücutta önemli bir yumuşama gerçekleşiyor. Lan, lan diye hayıflanıyorum bi süre. Karar veriyorum o anda, çıkartmayacağım pantolonu. Bir anda tüm sıkılganlığı ve korkuyu üzerimden atarak hücuma kalkıyorum. Bu sefer ipler elimde, seni kevaşe diyorum fısıldamayla. Ve önsevişme faslını uzatma planı ile beşiktaş kadrosunu tekrar düşünmeye başlıyorum. Kaleden başlamalı insan ama kalecisi kimdi bunların diyorum. Baktım kadro gelmiyor aklıma, bildiğim erkek isimlerini sıralıyorum peşi sıra. Hissedilir bir etki ile son kullanma tarihini biraz daha uzatıyorum.
O sırada bir ses; 'Ömer' diye yineleniyor. Hatunun inlediğini sanarak bakıyorum, ama inleme değil. Sesleniyor bana birisi, lan ne oluyor? Aha, gözümdeki seks perdesi kalkıyor bir anda. Ben oturuyorum sandalyede, danışman karşımda oturmuş, boş gözlerle bakıyor ve beni kendime getirmeye çalışıyor. Dalmışım.
Hüzünleniyorum, ben kalkayım hocam diyorum ya o da ne ereksiyon gayet müspet. Kalkamam, dalmışım hocam ne diyoduk? diyorum. Ama pek iyi bakmıyor şimdi. Lan yoksa bişi yaptım mı diyorum, önce beşiktaş kadrosunu saymalıyım. Değil ilk onbir 7 yedek ve kadroya alınmayanlar dahi bir bir geliyor aklıma. Lan cm nelere kadirsin diye geçiriyorum içimden. Beynim bu sefer laftan anlıyor, hissedilir bir yumuşama. Bu sefer kesinlikle kalkmalıyım ordan, ben daha sonra geleyim, bir işim var ona yetişmeliyim diye bahane uyduruyorum ve hızla uzaklaşıyorum odadan.
Merdivenlerden inerken farkediyorum, kulaklarım alevler içinde. Kaçarak uzaklaşıyorum okuldan. Müzik diyorum ve takıyorum kulaklıkları, rastgele lan şarkı mı seçicem bir de şimdi diyorum; Rammstein- Buck Dich. mnsikkkym diyorum ve eve doğru yollanıyorum,.
19 Eylül 2007 Çarşamba
Ve...
Gözlerini kapama boşuna, boşuna karanlığa atma kendini.
Dinleyecek kimse yok seni, suretini görmek isteyen bir beden bile yok.Yüreğini uzaklara açmaktan bıksan da, küçük pencerelerden akan zamanı seyretmekten bıkmadın.Yalnızlığı an ve an soluduğun coğrafyaya yabancı, annene yabancı, arkadaşlarına yabancı oldun...
Geceleri kayan bir yıldız bile göremediğin bu şehirde, uçakları yıldız yapıp, yörüngeler çizdin kafanda.Sakın ola ay'ı düşünme, o seni satalı yıllar oldu ve yerine geçecek uydu çoktan yeryüzünü boyladı.Halley kuyruklu yıldızı gibi ilgi çekemiyorsun belki, sputnik gibi okyanuslara, dağlara, tepelere hayran hayran bakınmak istiyorsun, ne bileyim bu yaşamın içerisinde konuşmaya değer, ağlamaya değer bir şeyler arıyorsun sanki.Romanları bir bir bitirirken, kafanı dinliyorsun önce.Konuşmaktan bıkıyorsun, kahrolası dillerden bıkıyorsun, giyinmekten bıkıyorsun.
Yeni yeni espiriler üretiyorsun kafanda, sıkıntılı bir sessizliğe gömülü yüzünü aynalarda güldürüyorsun.
Yok...
Olmuyor, derviş kıyafeti giymek bile kar etmiyor... Üretmek istiyorsun, faydalı olmak istiyorsun, yaşamak istiyorsun.
Ve bir deniz kenarında, ihtimal boğazda, tek başına haykırmak, soluklanmak diliyorsun.Şiir yazarken ilham arıyorsun, uyurken düş dileniyorsun.Sevmek istiyorsun, sevilmek istiyorsun.Otobüsler teker teker kalkarken duraklardan, öylesine bir arkadaş bekliyorsun.Egzos dumanları zift gibi nefesine yapışırken, kaçmak istiyorsun güneşten.Bir vapurun balkonunda sonsuzluğa hayranlık duymak, ufuk çizgisine bakıp ölmek istiyorsun.
Hep istiyorsun, hep dileniyorsun, hep bekliyorsun, hep ihtiyaç duyuyorsun...
Bu kadar sefil, bu kadar yardıma muhtaç, bu kadar şaşırmışken, yine meydan okuyorsun kendine."Ben" diyorsun, "bileneceğim zamana, okutacağım ve seveceğim kendimi".
Ahmak!
Kaldır başını, rüzgarsız bir gecede yazdığın şu yazıya bir bak.Aç gözlerini şu kendinden bile sıkılmış, başıboşluğa bir bak! Bir kerecik olsun, düşünmeden yastığa koy kafanı ve dilenmeden , beklemeden, sevmeyi öğren rüyalarını...
Dinleyecek kimse yok seni, suretini görmek isteyen bir beden bile yok.Yüreğini uzaklara açmaktan bıksan da, küçük pencerelerden akan zamanı seyretmekten bıkmadın.Yalnızlığı an ve an soluduğun coğrafyaya yabancı, annene yabancı, arkadaşlarına yabancı oldun...
Geceleri kayan bir yıldız bile göremediğin bu şehirde, uçakları yıldız yapıp, yörüngeler çizdin kafanda.Sakın ola ay'ı düşünme, o seni satalı yıllar oldu ve yerine geçecek uydu çoktan yeryüzünü boyladı.Halley kuyruklu yıldızı gibi ilgi çekemiyorsun belki, sputnik gibi okyanuslara, dağlara, tepelere hayran hayran bakınmak istiyorsun, ne bileyim bu yaşamın içerisinde konuşmaya değer, ağlamaya değer bir şeyler arıyorsun sanki.Romanları bir bir bitirirken, kafanı dinliyorsun önce.Konuşmaktan bıkıyorsun, kahrolası dillerden bıkıyorsun, giyinmekten bıkıyorsun.
Yeni yeni espiriler üretiyorsun kafanda, sıkıntılı bir sessizliğe gömülü yüzünü aynalarda güldürüyorsun.
Yok...
Olmuyor, derviş kıyafeti giymek bile kar etmiyor... Üretmek istiyorsun, faydalı olmak istiyorsun, yaşamak istiyorsun.
Ve bir deniz kenarında, ihtimal boğazda, tek başına haykırmak, soluklanmak diliyorsun.Şiir yazarken ilham arıyorsun, uyurken düş dileniyorsun.Sevmek istiyorsun, sevilmek istiyorsun.Otobüsler teker teker kalkarken duraklardan, öylesine bir arkadaş bekliyorsun.Egzos dumanları zift gibi nefesine yapışırken, kaçmak istiyorsun güneşten.Bir vapurun balkonunda sonsuzluğa hayranlık duymak, ufuk çizgisine bakıp ölmek istiyorsun.
Hep istiyorsun, hep dileniyorsun, hep bekliyorsun, hep ihtiyaç duyuyorsun...
Bu kadar sefil, bu kadar yardıma muhtaç, bu kadar şaşırmışken, yine meydan okuyorsun kendine."Ben" diyorsun, "bileneceğim zamana, okutacağım ve seveceğim kendimi".
Ahmak!
Kaldır başını, rüzgarsız bir gecede yazdığın şu yazıya bir bak.Aç gözlerini şu kendinden bile sıkılmış, başıboşluğa bir bak! Bir kerecik olsun, düşünmeden yastığa koy kafanı ve dilenmeden , beklemeden, sevmeyi öğren rüyalarını...
15 Eylül 2007 Cumartesi
Kelebek,.
Usulca yerde yürüyor, uzun uzun. Belli ki dokunmuş biri kanatlarına ve çalmış özgürlüğünü. Uçma yetisi kaybolmuş, sadece yürüyor. Sapkın pembe etlilerin hücumuna uğramış ve yaralanmasa da prangalanmış bir hayat.
Ufaktan deniyor uçmayı ve başarısızlığın acısına yere çarpmanın acısı ekleniyor. Biraz olsa havalandıktan sonra tekrar düşmek gerçekten yoruyor onu. Kanatlarını çırpmak, özgürlüğünü hatırlatsa da elinden alınmış yetileri acısının ucuna eklenip tüm benliğini sarıyor.
Kelebek, kısacık ömründe çektiği çilenin hüznüyle kendine acı çektiriyor. Uçup uçup düşüyor ve her seferinde özgürlük için tekrar kanatlanıyor.
Ufaktan deniyor uçmayı ve başarısızlığın acısına yere çarpmanın acısı ekleniyor. Biraz olsa havalandıktan sonra tekrar düşmek gerçekten yoruyor onu. Kanatlarını çırpmak, özgürlüğünü hatırlatsa da elinden alınmış yetileri acısının ucuna eklenip tüm benliğini sarıyor.
Kelebek, kısacık ömründe çektiği çilenin hüznüyle kendine acı çektiriyor. Uçup uçup düşüyor ve her seferinde özgürlük için tekrar kanatlanıyor.
9 Eylül 2007 Pazar
yalnız,.
Kafanı pencereden yana çevirmiş düşünüyorsun. Karanlık da olsa izlemektesin duvarları. Metro hızla ilerlerken sen dışlamışlığınla dünyayı sınırlar çiziyorsun kendine. Özgürlüğün ve genişliğin hangi taraf olduğu bilinmediği sınırlar.
Dışlamakla meşgulsun kendini dünyadan, ne kadar sessiz kalınırsa ve ne kadar az göz göze gelinirse o kadar mutlusun. İçinde yaşamanın bir örneğisin. Kendi sırlarının sırdaşı ve yegane dostunsun. Kimselerin yaklaşamadığısın, kimselerin keşfedemediği..
Kimsenin farkedemediği ve kimsenin farketmek istemediği şeylere bağlısın. İçinde bir şeyler seni alıkoyan insanlardan. Küskün müsün bilinmez dünyaya ama dünyanın küstüğüsün.
Öpüşmelerin yok ve sevişmelerin.. Sen kendininsin ve kimsenin olamamışsın henüz.. İçinde yaşayan bir kurtçuk gibisin. Kendi kendini yiyerek ve kendi kendine sevişerek geçmekte ömrün. İhtiyaçsızlar listesinin başında kendi kendine yetebilenlerden birisin.
Sesler ürkütür seni. Korkarsın uyarılmaktan ve korkarsın duymaktan. Sesler başkalarının varlığıdır ve varlıklar senin dışında varolmalıdır.
Kimsenin sığamayacağı kadar küçük ve hayatın sığabileceği kadar bir boşluksun. Kendi kendini doldurmakla meşgul olup kendini boşaltmaktasın.
Çöküşlerin var kendi içinde. Derin yarıkların var kendi saldırılarından. Kendinin varoluş sebebi ve kendini yok edensin. Sessiz bunalımların, sessiz çığlıkların var sessiz düşlerini boğan. Sen sessizler ve hiç kimseler dünyasının tek kimsesisin.
Pencerenden dışarı izlerken duvarları, sen sınırısın kendinin. Özgürlüğün hangi taraf olduğu bilinmeyen sınırısın. Bir varoluş ve yokoluş hikayesinden başka bir şeysin sen. Bizim bilemediğimiz, göremediğimiz, yaşayamadığımız. Kendine varolmanın kendinle yaşamanın timsalisin. Yokoluş için varolsan da, ara boşlukta sürekli varolansın. Hiç kimseler dünyasında yaşamayı becerensin..
Dışlamakla meşgulsun kendini dünyadan, ne kadar sessiz kalınırsa ve ne kadar az göz göze gelinirse o kadar mutlusun. İçinde yaşamanın bir örneğisin. Kendi sırlarının sırdaşı ve yegane dostunsun. Kimselerin yaklaşamadığısın, kimselerin keşfedemediği..
Kimsenin farkedemediği ve kimsenin farketmek istemediği şeylere bağlısın. İçinde bir şeyler seni alıkoyan insanlardan. Küskün müsün bilinmez dünyaya ama dünyanın küstüğüsün.
Öpüşmelerin yok ve sevişmelerin.. Sen kendininsin ve kimsenin olamamışsın henüz.. İçinde yaşayan bir kurtçuk gibisin. Kendi kendini yiyerek ve kendi kendine sevişerek geçmekte ömrün. İhtiyaçsızlar listesinin başında kendi kendine yetebilenlerden birisin.
Sesler ürkütür seni. Korkarsın uyarılmaktan ve korkarsın duymaktan. Sesler başkalarının varlığıdır ve varlıklar senin dışında varolmalıdır.
Kimsenin sığamayacağı kadar küçük ve hayatın sığabileceği kadar bir boşluksun. Kendi kendini doldurmakla meşgul olup kendini boşaltmaktasın.
Çöküşlerin var kendi içinde. Derin yarıkların var kendi saldırılarından. Kendinin varoluş sebebi ve kendini yok edensin. Sessiz bunalımların, sessiz çığlıkların var sessiz düşlerini boğan. Sen sessizler ve hiç kimseler dünyasının tek kimsesisin.
Pencerenden dışarı izlerken duvarları, sen sınırısın kendinin. Özgürlüğün hangi taraf olduğu bilinmeyen sınırısın. Bir varoluş ve yokoluş hikayesinden başka bir şeysin sen. Bizim bilemediğimiz, göremediğimiz, yaşayamadığımız. Kendine varolmanın kendinle yaşamanın timsalisin. Yokoluş için varolsan da, ara boşlukta sürekli varolansın. Hiç kimseler dünyasında yaşamayı becerensin..
7 Eylül 2007 Cuma
Siren sesleri...
Siren sesleri yankılanıyor beynimde.. Gözlerim şiş, açmakta zorlanıyorum. Aklımda arkadaşlarım, sevdiklerim, dostlarım, annem… Siren sesleri yankılanıyor beynimde.. Gözlerimi açmakta zorlanıyorum.. Ama açmak için çaba sarf ediyorum, kapatmamalıyım.. Kapatırsam bir daha açılmayacak gibi geliyor.. Artık hep karanlıkta kalacakmışım gibi bir daha hiçbir şey göremeyecek olma korkusu doluyor içime. Motor sesinden hızlandığımızı anlıyorum.. Ölümden hızlı mı bu araç diye düşünüyorum. Kaç ölümü yendi, kaçından daha hızlıydı kafamı kemiriyor bi an. Dışarıdaki milyonlarca insanı düşünüyorum. Arkadaşlarıyla konuşanlar, belki iki tek atanlar, televizyon başında uyuklayanlar… Hiçbir şey düşünmek zorunda olmayanlara imreniyorum…
Umduğumdan sakinim... Canım yanmıyor hatta hiçbir şey hissetmiyorum fiziki olarak. sadece mecalim yok kolumu kaldıracak kadar bile.. Gözlerim neden bu kadar yanıyor? Tek derdim bu.. Ellerime bakıyorum kanlı gözlerle ve ellerimin de kanlı olduğunu görüyorum.. Hayal ediyorum.. Evimin kapısındayım ve anahtar kilidini çeviriyorum, ayakkabılarımı içeri alıyorum, sessizce odama geçiyorum. Dün geceye kadar her gün sıradan bir şekilde yaptığım bu işi hayal etmek gülümsetiyor beni... Tek bir noktaya bakarken buluyorum kendimi.. Dalmışım işte, doktora bakıyorum o da bana.. Sürekli başımda bir şeyler konuşuyorlar söylediklerini dinlemek istiyorum belki bir şeyler öğrenirim diye. Bana ne oluyor merak ediyorum ama vazgeçiyorum sonra.. Çünkü anlayamıyorum, dikkatimi veremiyorum.. Yine de aklımdan bu kadar çok şey nasıl geçiyor buna da bir anlam veremiyorum. Örneğin neden annem bunu yemezsen arkandan ağlar diye azarlıyor beni sofra başında? Babam harçlık veriyor şeker almam için. İlkokul öğretmenim karşımda sinirli bir şekilde yine ödevini yapmamışsın diyor. Sonra en yakın arkadaşlarımdan biriyle ilk defa dertleşirken görüyorum kendimi. Çocukluk aşkımı görüyorum ardından, bana uzaktan bakıp gülümseyen yüzünü.. Gözbebeklerimden sanki bir sinema filmi tadında izlenebilecekmiş gibi geliyor tüm bunlar. Yinede kapatmıyorum gözlerimi.. Açık tutmalıyım… Sonra lise yılları, boğaza doğru okul bahçesinde tek başıma oturmuş kulağımda kulaklık, sevdiğim bir şarkıyı dinlerken görüyorum kendimi. Sanki şimdi bile duyuyorum o şarkıyı. Biraz mırıldanmaya çalışıyorum ama hırıltılı bir ses çıkıyor sadece.. Doktor bana doğru eğiliyor yorma kendini bir şey söylemeye çalışma sakın diyor. Gözlerim yarı açık ona bakıyorum.. Susuyorum..
Tek başıma okulu kırışlarım geliyor aklıma, o zamanlar bana huzur veren çok az sayıda şeyden biri. Sabah kahvaltısı niyetine birkaç poğaça almış sinemada film izlerken tıkınıyorum. Kendime sorduğum sorularla birlikte karanlıkta otururken görüyorum kendimi.. Sonra sen.. İlk tanışmamız, tartışmayla başlayan bir konuşma. Sonra kanlı canlı seni karşımda gördüğüm ilk gün. ilk kez öpüşün.. Gülüşlerin, elimden tutup beni sürükleyişlerin.. Nazlanmaların, öptüğüm zaman gülen gözlerin.. Ayrı kalışlarımız.. Her dakika sesini duymak isteyişim ve fotoğrafların ellerimde dershane etütlerinde dersle alakamı kestiğim o anlar. Düşünüyorum da senle ilgili ne çok şey geldi gözlerimin önüne.. Sonra ağlayarak karşımda oturman, ellerini kaçırman.. Ve bitti deyişin.. Ben o vapura binip gitmeden önce son kez istemeyerek sarılışın... Şöförün küfürlerini duyuyorum sonra..
-Çekilsene lan amcık ağızlı hasta taşıyoruz burada öküz!!
Kendimi derbeder ettiğim birkaç sahne var şimdi gözlerimde.. Elimde rakı bardağı yanımda aynı kederi paylaştığım bi arkadaş, fonda ise cem özkan çalıyor, dön bana yeniden ne olur.. Sonra tüm bunları atlatmış, bünyeyi hayatla taşak geçmeye vermiş bir ben var sırada.. Gerçekten eğlendiğim birkaç sahne.. Kendimi yerlerde yatmış gülerken bulduğum anlar.. Sonra okulun bitişiyle kendini boşlukta bulmuş nereye saracağını düşünen bir ben. Dostlar yine hep yanımda.. Sanırım hayatımın en imrenilen yanı bu olsa gerek. Dostlar hep benimle.. Ve bir gün ben eve dönerken cinnet geçirip etrafa ateş açan bir adam.. Bir anlık sızı, yere düşüşüm, ambulans çağırın diye bağırışlar, itişmeler, durdurulmaya çalışılan taksiler, ambulansın gürültülü gelişi, benim içeriye apar topar koyuluşum ve siren sesleri… O an kulaklarımı yırtan siren sesleri artık uzaktan gelmeye başlıyor yavaş yavaş.. Ve gözlerimi artık açık tutamıyorum… Bir anda anlıyorum ki hayatın bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesi böyle bir şeymiş. Bir anda anlıyorum ki ölüyorum.. Gözlerim kapanıyor. Siren sesleri yok artık…
Umduğumdan sakinim... Canım yanmıyor hatta hiçbir şey hissetmiyorum fiziki olarak. sadece mecalim yok kolumu kaldıracak kadar bile.. Gözlerim neden bu kadar yanıyor? Tek derdim bu.. Ellerime bakıyorum kanlı gözlerle ve ellerimin de kanlı olduğunu görüyorum.. Hayal ediyorum.. Evimin kapısındayım ve anahtar kilidini çeviriyorum, ayakkabılarımı içeri alıyorum, sessizce odama geçiyorum. Dün geceye kadar her gün sıradan bir şekilde yaptığım bu işi hayal etmek gülümsetiyor beni... Tek bir noktaya bakarken buluyorum kendimi.. Dalmışım işte, doktora bakıyorum o da bana.. Sürekli başımda bir şeyler konuşuyorlar söylediklerini dinlemek istiyorum belki bir şeyler öğrenirim diye. Bana ne oluyor merak ediyorum ama vazgeçiyorum sonra.. Çünkü anlayamıyorum, dikkatimi veremiyorum.. Yine de aklımdan bu kadar çok şey nasıl geçiyor buna da bir anlam veremiyorum. Örneğin neden annem bunu yemezsen arkandan ağlar diye azarlıyor beni sofra başında? Babam harçlık veriyor şeker almam için. İlkokul öğretmenim karşımda sinirli bir şekilde yine ödevini yapmamışsın diyor. Sonra en yakın arkadaşlarımdan biriyle ilk defa dertleşirken görüyorum kendimi. Çocukluk aşkımı görüyorum ardından, bana uzaktan bakıp gülümseyen yüzünü.. Gözbebeklerimden sanki bir sinema filmi tadında izlenebilecekmiş gibi geliyor tüm bunlar. Yinede kapatmıyorum gözlerimi.. Açık tutmalıyım… Sonra lise yılları, boğaza doğru okul bahçesinde tek başıma oturmuş kulağımda kulaklık, sevdiğim bir şarkıyı dinlerken görüyorum kendimi. Sanki şimdi bile duyuyorum o şarkıyı. Biraz mırıldanmaya çalışıyorum ama hırıltılı bir ses çıkıyor sadece.. Doktor bana doğru eğiliyor yorma kendini bir şey söylemeye çalışma sakın diyor. Gözlerim yarı açık ona bakıyorum.. Susuyorum..
Tek başıma okulu kırışlarım geliyor aklıma, o zamanlar bana huzur veren çok az sayıda şeyden biri. Sabah kahvaltısı niyetine birkaç poğaça almış sinemada film izlerken tıkınıyorum. Kendime sorduğum sorularla birlikte karanlıkta otururken görüyorum kendimi.. Sonra sen.. İlk tanışmamız, tartışmayla başlayan bir konuşma. Sonra kanlı canlı seni karşımda gördüğüm ilk gün. ilk kez öpüşün.. Gülüşlerin, elimden tutup beni sürükleyişlerin.. Nazlanmaların, öptüğüm zaman gülen gözlerin.. Ayrı kalışlarımız.. Her dakika sesini duymak isteyişim ve fotoğrafların ellerimde dershane etütlerinde dersle alakamı kestiğim o anlar. Düşünüyorum da senle ilgili ne çok şey geldi gözlerimin önüne.. Sonra ağlayarak karşımda oturman, ellerini kaçırman.. Ve bitti deyişin.. Ben o vapura binip gitmeden önce son kez istemeyerek sarılışın... Şöförün küfürlerini duyuyorum sonra..
-Çekilsene lan amcık ağızlı hasta taşıyoruz burada öküz!!
Kendimi derbeder ettiğim birkaç sahne var şimdi gözlerimde.. Elimde rakı bardağı yanımda aynı kederi paylaştığım bi arkadaş, fonda ise cem özkan çalıyor, dön bana yeniden ne olur.. Sonra tüm bunları atlatmış, bünyeyi hayatla taşak geçmeye vermiş bir ben var sırada.. Gerçekten eğlendiğim birkaç sahne.. Kendimi yerlerde yatmış gülerken bulduğum anlar.. Sonra okulun bitişiyle kendini boşlukta bulmuş nereye saracağını düşünen bir ben. Dostlar yine hep yanımda.. Sanırım hayatımın en imrenilen yanı bu olsa gerek. Dostlar hep benimle.. Ve bir gün ben eve dönerken cinnet geçirip etrafa ateş açan bir adam.. Bir anlık sızı, yere düşüşüm, ambulans çağırın diye bağırışlar, itişmeler, durdurulmaya çalışılan taksiler, ambulansın gürültülü gelişi, benim içeriye apar topar koyuluşum ve siren sesleri… O an kulaklarımı yırtan siren sesleri artık uzaktan gelmeye başlıyor yavaş yavaş.. Ve gözlerimi artık açık tutamıyorum… Bir anda anlıyorum ki hayatın bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesi böyle bir şeymiş. Bir anda anlıyorum ki ölüyorum.. Gözlerim kapanıyor. Siren sesleri yok artık…
6 Eylül 2007 Perşembe
Başlarken...
Sıradan bir günde buluşan üç arkadaşın aklından çıkan enteresan bir girişim olarak doğuyor siham-ı kaza.Farklı ruh iklimlerini, farklı tarzlar ile ortak bir noktada dile getirmek amacımız.
Binlerce insanın yeraldığı şu internet aleminde, azıcık da olsa kendi düşüncelerimizi, hayatta anlatmaya değer bulduğumuz ayrıntıları ve melankoli denizinde boğulurken, cam simidi gibi ortalara saçtığımız, hüzünlü yazılarımızı aktaracağımız bir sayfa burası...
Siham-ı kaza demişken, nef'i yi anmamak olmaz.Döneminin en güçlü, en sağlam sesi olarak getirdiği eleştirileriyle, gözünü budaktan sakınmadan, akılcı sözleri ile koltuklarını sağlamlaştırmış devlet büyüklerini rahatsız ettiği bir gerçek... Nitekim ölümü de tam da bu yüzden oldu.
Fakat haklının sesi, edebiyatın kuvveti ve yüzyıllara meydan okuyan yazının verdiği güçle Nef'i'nin, Voltaire'in, Montaigne'nin, Cemil Meriç'in, Nazım Hikmet'in ve Necip Fazıl'ın sürdürdüğü, "beşeriyet namına vicdanın sesi" olmak görevini büyük bir istençle kendi adımıza yerine getirmek sorumluluğunu üstleneceğiz.
Kendi ruh dünyalarında bunalan insanların, hayata karşı, yalana karşı, insanların kokuşmuşluğuna karşı haykırışlarını, aynen bir kaza oku misali, ucu kime değerse değsin dile getirmekten vazgeçmeyeceğiz.
Hayatın içine, gökyüzünden dalgalanarak düşen bir yaprak gibi, korkmadan, ağlamadan girmeyi öğrendik.Şimdi ise kendimizi arıyoruz...
kaza okları...
Binlerce insanın yeraldığı şu internet aleminde, azıcık da olsa kendi düşüncelerimizi, hayatta anlatmaya değer bulduğumuz ayrıntıları ve melankoli denizinde boğulurken, cam simidi gibi ortalara saçtığımız, hüzünlü yazılarımızı aktaracağımız bir sayfa burası...
Siham-ı kaza demişken, nef'i yi anmamak olmaz.Döneminin en güçlü, en sağlam sesi olarak getirdiği eleştirileriyle, gözünü budaktan sakınmadan, akılcı sözleri ile koltuklarını sağlamlaştırmış devlet büyüklerini rahatsız ettiği bir gerçek... Nitekim ölümü de tam da bu yüzden oldu.
Fakat haklının sesi, edebiyatın kuvveti ve yüzyıllara meydan okuyan yazının verdiği güçle Nef'i'nin, Voltaire'in, Montaigne'nin, Cemil Meriç'in, Nazım Hikmet'in ve Necip Fazıl'ın sürdürdüğü, "beşeriyet namına vicdanın sesi" olmak görevini büyük bir istençle kendi adımıza yerine getirmek sorumluluğunu üstleneceğiz.
Kendi ruh dünyalarında bunalan insanların, hayata karşı, yalana karşı, insanların kokuşmuşluğuna karşı haykırışlarını, aynen bir kaza oku misali, ucu kime değerse değsin dile getirmekten vazgeçmeyeceğiz.
Hayatın içine, gökyüzünden dalgalanarak düşen bir yaprak gibi, korkmadan, ağlamadan girmeyi öğrendik.Şimdi ise kendimizi arıyoruz...
kaza okları...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)