Aşk, hastalıklar gibi çeşitlidir. Her çeşiti kendine göre zararlar verir ama sonunda geçer. Grip gibi olanları vardır, milenyum denen bu çağda en yaygın olanıdır aşkın. Kısa sürer bulaşıcıdır, herkes birbirinden görür, kapar, yaşar biter. Hiç can yakmaz, içeriden bir şeyleri alıp götürmez bu aşklar. Burun akarken yaşanan o tatsız durum gibi can sıkılır biraz sonra bir kaç vitaminle geçer. Zamanla grip tarzı aşkları yaşaya yaşaya, sinüzit olurlar. Başa ağrılar girer zaman zaman, tedavisi zaman alır bu kez. Öyle grip gibi hemen teşhis de koyamazlar hatta ''sıradan bi griptir işte'' deyip ilgilenmezler, durumun neyden kaynaklandığını bile bilmeden yaşar giderler belki bir ömür.
Ama aşkın daha iğrenç hastalıklara benzeyeni de vardır. Önüne geleni mideye indiren, şekline şemaline bile aldırmayanlar ishal olurlar. Şuursuzca harcadıkları her bir güzellik, hesap sorar bu değer bilmezlere. Komik durumlara düşerler, yüzlerinde o büyük sıkıntı okunur zaman zaman. ''Bu kadar abartmasaydım'' öz eleştirisini yaparlar, kimsenin bilmediği iç dünyalarında. Kimileri de tam aksi hastalığa yakalanır. Bunlar da önüne gelen sımsıcak ve doyurucu nimetlere şükür etmeyip, beğenmeyenlerdir. Kabız olur bunlar. '' keşke burun kıvırmasaydım'' diye eleştirir bunlar da kendilerini o düştükleri rezil durumdayken. Nadir de olsa hatalarından ders çıkarmak isterler ama işine geleni yapmaya devam ederler.
Ama bu iğrenç hastalıkları yaşadıklarını herkesden saklamayı başardıklarından kimileri özenir bu yaşama.
Doğuştan şanssız olanlar vardır aşkta. Bunların hastalıkları diyabet gibidir. Hep ihtiyatlı gezerler, canları yanmaya başlayınca hemen ilaçlarına sarılırlar. Şanslı değillerdir, herkes dilediğini yiyip,içerken onlar seçici olmak zorundadır. Kimilerinin böbrek yetmezliği vardır, kimisininse kalbi deliktir. Hepsi ayrı ayrı şanssızdır, kendi hatalarını yapma şansları bile yoktur. Mecbur olduklarını alırlar, onlarla mutlu olmak zorundadırlar. Onlar için aşkta hiçbir şey öznel değildir, zaten belirli ve sınırlıdır seçenekleri ve onlar arasından biri seçtirilip aşk diye bir ömür yutturulur.
Astım ve yüksek tansiyondur, aşk yüzünden bir ömür çekmek zorunda kalanların hastalıkları . Artık hata yapma şansları yoktur. Çok canları yanmıştır aşktan ve bir kez daha o düştükleri zor duruma düşmemek için tedbirli davranırlar. Kendilerini sakınırlar, ince eleyip sık dokurlar tabiri caizse. Sağlıksız veya havasız bir ortamda onları görmek imkansızdır. Herkese bunu anlatma gibi bi durumları olmadığından en yakınları bilir sadece ve onlardan başka kimse önemsemez bu hastalığı.
Ölümcül aşk hastalıkları ise günümüzde artık yok gibidir. Çok istisnaidir bunun örnekleri artık.
Aşkları için çekmedikleri kalmaz bunların, hiç vazgeçmezler sevgilerinden, ayaklarına prangalar bağlayıp günlerce aç bıraksalar yine de aşk derler. Bir kere şikayet etmezler, arkasından tek kelime etmezler çektikleri için. Yaptıklarına karşılık beklemezler. Sonunda kanser olurlar. Beyinlerinde git gide büyüyen bir kütle çok erken teşhis edilmediyse, sonunu getirir bu dağ gibi bünyelerin. Beyninde ki ur ona son saniyelerini yaşama şansını tanırken bile aşk için ilk gün ki güç ve dirayeti vardır asil ifadesinde. Ama kimse kanseri sevmez çünkü öyle ilaçla geçmez, önlem alınca düzelmez . Adı korkutucudur bir kere. Yaşamak yürek ister hem de mangal gibi bir yürek...
Ama kim de şimdi böyle yürek.....
13 Ocak 2008 Pazar
10 Ocak 2008 Perşembe
Don Kişot
Kendi varlığımı unuttuğum süreçler... Hayatıma değmiş yüzlerce silüette, bu sürecin sebebi aynıydı hep, aşktı. Dağların üstüne sis gibi çöken aşk. Acı çekmekten yakınıyorken her biri, ısrarla vazgeçmezdi bu acı çekme durumundan. Vakt-ı kerahat dediğimiz günlerde dostlar meclisi dökmeye başlarken dertlerini tek duraktı aşk acıları. Daha gencecik, hiç yıpranmamış suratlar, ışıl ışıl gözler, pırıl pırıl bir gelecek beklerken, hayata ve sevilene isyan ederdi hepsi. Nedenler,nasıllar,yargılar,hükümler,tavsiyeler herkesin paylaşacak, anlatacak ve söyleyecek bir fikri her zaman yanında bulunurdu. Boş geçmezdi en suskunu bile bu yarenlikte. Sevmenin ulviyetinden bahsetmek ve aşkın nankörlüğünden sitem etmek...
Söz bana geldiğinde içi aşkla boş ama mantıkla dopdolu önerilerimden başka bir şeyim yoktu ki.
Benim aşık olmaya vaktim olmadı ki. Benim aşkla kendimi unutmaya hiç şansım olmadı. Aşkla mantığı bir arada geçirdim ben. Doğmadan önce sırtlanmışım ben yükümü. Kendimi hatırlamaya fırsat bulamamışım ki hiç. Büyük nefretlerin, kahrolası çekişmelerin ve hesapların ortasında doğmuşum. Kimse benliğim veya sevgilerime şans tanımadı ki. Sadece yükün budur dedi ve işine gelen yanına aldı gelmeyen nefret etti. Ben nefret edilmenin ne olduğunu öğrenmeden benden nefret etmesini sağladığım insanlar olmuştu. Bilinç altıma yerleşmiş ifadeler, sesler, isimler hepsini çok seviyordum. Oyuncak askerlerimle savaşlar yaptığım dönemlerdi, hayatımda ki kahramanların beni sevmediği ve iğrenç maskeleriyle başımı döndürdükleri. Samimiyet istiyordum oysa ben. Hamuruma 2 ölçekten fazla katmışlar meğer samimiyeti... Samimiyete aç ve aşık olarak selamlamışım bu dünyayı.
Geldim bu yaşıma ve hala tek aşkım olarak bağrıma bastığımdır samimiyet. Zamanla kaybedilebilen aşk kadar hassas aşkla aynı taleplere sahip bir şey bu. Menfaat ve hesaplı hareketi kaldıramıyor hiç hemen gerilip kopma noktasına geliyor. Sabır istiyor, gün geliyor fedakarlık istiyor. Henüz baharında da olsam çok içten pazarlıklı gördüm, payıma düşeni de aldım. Kurduğum samimiyet kervanlarıyla uzun yollar kat ettim. Bu kervanları tek başına dağıtabilen her çakal için göğsümü siper ettim. Her tür menfaat mücadelesi içinde kahroldum. Kırılıp gittim, köşeme çekildim. Çakallara bıraktım meydanı. Herkes aşktan yiyip doymadığı silleleri anlata anlata bitiremezken. Ben samimiyetle olan sille hesabım için susup,kaçlarca yüzü olduğunu bildiğim her tanıdığı göz ardı etmekten başka hiçbir şey yapmadım. Türkü gibi oldum dilden dile söylene söylene anonim oldum. Üzerimden yüzlerce savaşlar kazanıldı ve ben habersizken. Küçük görmedim kimsenin hayat mücadelesini ve çektiklerini. Bir fincan kahve içtiğimin hatrı için gözümün önünde insan eti yiyenleri görmezden geldim. Soğuğun tam ortasında kaldım, samimiyetin tüm sıcaklığı dondu eksi derecelerde. Uyur gibi yumdum gözlerimi.
Gidenler geri döndü, kalanlar gitti, samimiyet yoldaşları ellerinde bir tutam hatırayı serptiler toprağıma.
Şimdi salt bir samimiyet içinde, yel değirmenlerine karşı büyük bir iştahla savaşırken yanımda kalan her bir yoldaş, bu don kişotun hayallerine saygı duyup muhabbet terkisinde yüreklerini masaya koyacaklar. Bu kez mantığımın yanında bir de kendimi hatırladım. Tamda yolun başında, tam da hayallerin gerçekleşmeye başlayacağı bu yeni sayfada hiç bir samimiyetsize bu teknede yer yok...
Söz bana geldiğinde içi aşkla boş ama mantıkla dopdolu önerilerimden başka bir şeyim yoktu ki.
Benim aşık olmaya vaktim olmadı ki. Benim aşkla kendimi unutmaya hiç şansım olmadı. Aşkla mantığı bir arada geçirdim ben. Doğmadan önce sırtlanmışım ben yükümü. Kendimi hatırlamaya fırsat bulamamışım ki hiç. Büyük nefretlerin, kahrolası çekişmelerin ve hesapların ortasında doğmuşum. Kimse benliğim veya sevgilerime şans tanımadı ki. Sadece yükün budur dedi ve işine gelen yanına aldı gelmeyen nefret etti. Ben nefret edilmenin ne olduğunu öğrenmeden benden nefret etmesini sağladığım insanlar olmuştu. Bilinç altıma yerleşmiş ifadeler, sesler, isimler hepsini çok seviyordum. Oyuncak askerlerimle savaşlar yaptığım dönemlerdi, hayatımda ki kahramanların beni sevmediği ve iğrenç maskeleriyle başımı döndürdükleri. Samimiyet istiyordum oysa ben. Hamuruma 2 ölçekten fazla katmışlar meğer samimiyeti... Samimiyete aç ve aşık olarak selamlamışım bu dünyayı.
Geldim bu yaşıma ve hala tek aşkım olarak bağrıma bastığımdır samimiyet. Zamanla kaybedilebilen aşk kadar hassas aşkla aynı taleplere sahip bir şey bu. Menfaat ve hesaplı hareketi kaldıramıyor hiç hemen gerilip kopma noktasına geliyor. Sabır istiyor, gün geliyor fedakarlık istiyor. Henüz baharında da olsam çok içten pazarlıklı gördüm, payıma düşeni de aldım. Kurduğum samimiyet kervanlarıyla uzun yollar kat ettim. Bu kervanları tek başına dağıtabilen her çakal için göğsümü siper ettim. Her tür menfaat mücadelesi içinde kahroldum. Kırılıp gittim, köşeme çekildim. Çakallara bıraktım meydanı. Herkes aşktan yiyip doymadığı silleleri anlata anlata bitiremezken. Ben samimiyetle olan sille hesabım için susup,kaçlarca yüzü olduğunu bildiğim her tanıdığı göz ardı etmekten başka hiçbir şey yapmadım. Türkü gibi oldum dilden dile söylene söylene anonim oldum. Üzerimden yüzlerce savaşlar kazanıldı ve ben habersizken. Küçük görmedim kimsenin hayat mücadelesini ve çektiklerini. Bir fincan kahve içtiğimin hatrı için gözümün önünde insan eti yiyenleri görmezden geldim. Soğuğun tam ortasında kaldım, samimiyetin tüm sıcaklığı dondu eksi derecelerde. Uyur gibi yumdum gözlerimi.
Gidenler geri döndü, kalanlar gitti, samimiyet yoldaşları ellerinde bir tutam hatırayı serptiler toprağıma.
Şimdi salt bir samimiyet içinde, yel değirmenlerine karşı büyük bir iştahla savaşırken yanımda kalan her bir yoldaş, bu don kişotun hayallerine saygı duyup muhabbet terkisinde yüreklerini masaya koyacaklar. Bu kez mantığımın yanında bir de kendimi hatırladım. Tamda yolun başında, tam da hayallerin gerçekleşmeye başlayacağı bu yeni sayfada hiç bir samimiyetsize bu teknede yer yok...
Zalim
Ne çok üzmüşüm seni.Bir hatırını sormamı bile istememişsin.Bunca yıl başaramamış soğutmayı yanıp kavrulan yüreğini.Bak şimdi şaşırıcaksın... ben hatamı anladım.Uzun zaman geçti biliyorum ben de ve bunlar için çok geç demen de kaçınılmaz. Ama niyetim kırılanları onarmak değil sadece dopdolu bir özür dilemek ve iyi olduğunla ilgili yeterli kanıtı senden duymak. Senin o narin ve ürkek sesinden '' eh orta halliden iyiceyim, bir erkek arkadaşım var beni çok seven, senden sonra ayakta kalmayı başardım'' gibi cümleler işte, bilmezsin sen... Haklısın nasıl bir zalim mişim ki seni bunları bile bana söylemeye çekindirecek kadar üzmüşüm. Vurdum duymaz ve gamsız tanıdın beni, hatta kendinden başka hiçbir şeye değer vermeyen bir ukala olarak. Yalan da yok haa öyleydim. Ama bu maske arkasında iyi bir yürek vardı işte bilmezsin sen...
Sessiz soluksuz dururdun yanımda bakmasanda gözümde ki küçük bi siniri bile görürdün. Zeki analizlerinden çıkarımım benim bu maskemi farkedebilmiş olmandı. Ama bu bi varsayım olarak kaldı, farketmedin ''siyahın matemini'' senin deyiminle. Yazardın sağa sola... bak unutmamışım. Hani hep öyle derler ya. Bir zamanlar değerli olduğunun kanıtlanması amacını güder bu ''bak unutmamışım'' kalıbı. Ben de kullandım ya şimdi, anla diye...Olmadı dimi, inandıramadım. Artık öyle bir ütopya ki seni değerli olduğuna inandırmak, bir zamanlar.Ve yine haklısın... Değersiz bir palto gibi kış bitip yaz geldiğinde kaldırıp attım seni bir köşeye. Yapayanlız,çaresiz,gayesiz bıraktım seni.Hunhar ve hainceydi bu terkediş. Dedim ya artık bende anladım yaptığım yıkımı diye... Anlamadığım bir şey oldu benim sonraları. Nasıl beni bu kadar sevdin? Neyimi sevdin? Hangi niyetle sevdin? Bu kadar duygusuz ve kırıcı beni neden sevdin? Uzun zaman oldu... Gençtik... Ve gençlik aşkıydı diyorum, öyle pat diye çok aşık olup saman alevi gibi sönmeliydi diyorum. Niye sönmedi? Hem çevreme ve senden sonra yaşadıklarıma bakıp bu tarz aşkların yerinde yellerin estiğini görüyorum. Sen nasıl olup da o küçük yaşınla, küçük ellerinle, küçük kalbinle bu kadar sarıldın böylesine büyük sevebildin. Üstelik bana rağmen başardın bir de bunu. İşte mantığımın tıkandığı yer.
Paylaşımlarımız vardı bizim şimdi hatırıma gelirler bazı bazı ne kadar sevimliler onlar öyle. Hiç gitmesin istiyorum bazen gözümün önümden o eskiden hiç düşünmeden, baştan aşşağı saflık kokan, baldan tatlı günlerin lezzetini hissetmek istiyorum şuanımda. Ne kadar masum şeyler yapmışız biz. Soğukta birbirimizi ısıtmak için ellerimizi ısıtıp birimizin yanaklarına falan sürmüştük yahu. Seni böylesine haksız ve aniden terk edeceğimden habersiz nasılda kaptırmışdın rüyana kendini, gururla yaşıyordun. Bunları yazarken bile yüzümde bir tebessüm var inan. Evet çok gurur duyuyordun benimle, sevilen adamdım vesselam, söylemesende benimle olmaktan aldığın keyif her hareketinden belli oluyordu. Ben... Ben... ben hayvanı işte...
Bense seni yanlızca yaşanması gerken bir aşk olarak görüyordum, geleceğimi hiç seninle planlamıyordum ki ben. Bir çentikdin işte atıldın gittin. Aşşağılıkça bu düşüncelerim için şimdi utanıyorum hatta zaman geçtikçe az utandığım zamanlar için bile utanıyorum sonra daha çok utanıyorum. Okul bitip, tatil başladığında hiç habersiz bırakıp gitmiştim seni. Ne bir açıklama ne bir veda. Sense günlerce bana ulaşmak için yavrusunu kaybetmiş ana gibi çabaladın., yırtındın,ağladın her yolu denedin. O mağrur, o asil kız yerini çaresizce çırpınan bir medet diye adeta kıvranan bir aşk mağduruna bırakmıştı. Kalpsiz, zalim ben ise yeni maceralar peşine çoktan düşmüştüm bile. Benim için verdiğin tüm savaşlarda ganimetsiz, yaptığın her fedakarlığında karşılığında bomboş kalmıştın. Sonra ne oldu, nası zamanlar yaşadın düşündükçe aman allahım diyorum şimdi. Ne bileyim gençlikti sende kolay unutursun sandım.
Tekrar aynı ortamlarda bulunduk sonra, gözlerinde o kıvranan ve gözümde ki küçük bir hamleden umutlanacak o dipteki seni gördüm. Hala beni beklediğinin farkındaydım. En azından bir açıklama beklediğinin. Ama sana bunu da çok gördüm. Sen buna rağmen nasıl hala beni sevdin be kadın? Nasıl? Neden?
Yıllar su gibi aktı geçti işte... O nefret ettiğim sigara kokusu var şimdi senin nazikçe kavradığın parmaklarımın arasında. Sanma sakın sonunda bende kötü bir duruma düştüm. Bu izlenimi vermek değildi niyetim. Eğer beddua ettiysende tutmadı sanırım. Çünkü hiç düşmedim hep dimdik ayakta kaldım. İşte bu düşmemek durumu neye göre bu da başka bi konu ya neyse...Hep en iyiydim, hep sevildim, taklit edilen, özenilen o yukardakiydim,düşmedim. Ama ben ben değildim....
Sonunda o bana ait olmayan emanet maskeyi çıkarıp fırlattıp benden çok uzaklara. Aynada kendimi gördüm. Yaşadıklarım ve yaşattıklarımla baş başa kaldım. Anılaz birer birer inmeye başladı suratıma. Her geçen gün hatalarım için çektiğim içlerim çoğaldı. Yalvardım yaradana bu kadar can yakmama izin verdin şimdi affına sığınıyorum dedim. Bazen huzurunda senin ve senden sonra yaktığım canlar için ağladım. Maskenin altında göz yaşı dökmeyi unutmuşum, sonunda adam gibi ağlamayı hemde yaradana karşı başardım. Ben mesafe kat ettim, sana doğru yaklaştığımı sanmaya bile başladım. Ama bir türlü vicdanımdan kurtulamadım, çok durgunlaştım, neşem kaçtı, hevesim kalmadı. Zirveden bırakılan bir taş gibi özüme geri döndüm.
Zaten beni o maskeyi takmak zorunda bırakanlarlar allah'a inan benden çok hesap verecekler.
Sanma sakın sığınıyorum bunlara, olmayablirdim. Ben bu değildim, ne oldu bana. Ben senle tamamen aynı hisleri yaşayabilecek kadar şeffaftım.
Yanlız başıma yürüyorum bazen çıkıp uzun uzun. Aklıma geliyorsun bu yürüyüşlerimde. Çıkıp karşısına rızasını kazansam diyordum, sonra defalarca vazgeçiyordum. Yok yok kaldıramazdım bu konuşmanın ağırlığını. Bu kördüğüm içinde bir kaç yıl daha geçti bir de baktım. Sonunda kendimle hesaplarımı kapatmak konusunda çok mesafeler aldım. Aileler kurdum kendime güç alıyordum hepsinden. Ama arkamı döndüğümde senin gibi yıkıntı olarak bıraktığım bir kaç seven daha olduğunu ve bunların senden sonra olduklarını da görebilecek kadar objektif öz eleştiriler yaptım kendime. Şimdi artık dalıyor bazen gözlerim, içim de bir sızı oluyorsun. Tuzaklarına karşı hayatın çok donanımlı olduğumun farkındayım, bakınca içini görüyorum karşımdakinin ve yıkılmaz bir kale gibi herşeyden sakınıyorum kendicağızımı bilirsin işte herzaman ki ben. Gel gör ki hala kurtulamıyorum, dindiremiyorum bu sızıyı. Belki bu satırlardan hep bir haber olacaksın ama ben kendimle yüzleşmekten acımasızca vazgeçmeyeceğim. Kimbilir kaç kez söylemişsindir ''nereden sevdim bu zalimi'' diye. İç çekişlerin,belki haykırışların,isyanların,göz yaşların, söyleyemediğin sitemlerin ve bu simsiyah matemin için kahrolmak istiyorum. Seni yıllardır mahkum ettiğim bu diyaliz makinesinden kurtarmak için böbreğimi feda etmek istiyorum. Dokular uyuşmuyor. Hak etmediğin bu yerden o küçük bedenini kurtarmak istiyorum. Hiç yaşanmamış gibi sıfırlamak beyninin içini ve aynı saflıkla koruyup sonsuza kadar senden habersiz kollamak istiyorum. Olmayacağını bile bile böyle şeyler isteyerek vicdanıma sus payı veriyorum işte. Nasıl yaparım ben, nasıl öderim bu hakkı. Sen affetsen, seni yaratan nasıl affeder. Hem affedilsem neye yarar. Paramparça ettiğim bu ciğer eskisi gibi nefes alabilir mi?. Özür dilerim sevimli küçük kız, yoldaşım, güzel arkadaşım....sevdiğim.
Çok küçükmüşüm... şimdi anladım senin büyüklüğünü...
Sessiz soluksuz dururdun yanımda bakmasanda gözümde ki küçük bi siniri bile görürdün. Zeki analizlerinden çıkarımım benim bu maskemi farkedebilmiş olmandı. Ama bu bi varsayım olarak kaldı, farketmedin ''siyahın matemini'' senin deyiminle. Yazardın sağa sola... bak unutmamışım. Hani hep öyle derler ya. Bir zamanlar değerli olduğunun kanıtlanması amacını güder bu ''bak unutmamışım'' kalıbı. Ben de kullandım ya şimdi, anla diye...Olmadı dimi, inandıramadım. Artık öyle bir ütopya ki seni değerli olduğuna inandırmak, bir zamanlar.Ve yine haklısın... Değersiz bir palto gibi kış bitip yaz geldiğinde kaldırıp attım seni bir köşeye. Yapayanlız,çaresiz,gayesiz bıraktım seni.Hunhar ve hainceydi bu terkediş. Dedim ya artık bende anladım yaptığım yıkımı diye... Anlamadığım bir şey oldu benim sonraları. Nasıl beni bu kadar sevdin? Neyimi sevdin? Hangi niyetle sevdin? Bu kadar duygusuz ve kırıcı beni neden sevdin? Uzun zaman oldu... Gençtik... Ve gençlik aşkıydı diyorum, öyle pat diye çok aşık olup saman alevi gibi sönmeliydi diyorum. Niye sönmedi? Hem çevreme ve senden sonra yaşadıklarıma bakıp bu tarz aşkların yerinde yellerin estiğini görüyorum. Sen nasıl olup da o küçük yaşınla, küçük ellerinle, küçük kalbinle bu kadar sarıldın böylesine büyük sevebildin. Üstelik bana rağmen başardın bir de bunu. İşte mantığımın tıkandığı yer.
Paylaşımlarımız vardı bizim şimdi hatırıma gelirler bazı bazı ne kadar sevimliler onlar öyle. Hiç gitmesin istiyorum bazen gözümün önümden o eskiden hiç düşünmeden, baştan aşşağı saflık kokan, baldan tatlı günlerin lezzetini hissetmek istiyorum şuanımda. Ne kadar masum şeyler yapmışız biz. Soğukta birbirimizi ısıtmak için ellerimizi ısıtıp birimizin yanaklarına falan sürmüştük yahu. Seni böylesine haksız ve aniden terk edeceğimden habersiz nasılda kaptırmışdın rüyana kendini, gururla yaşıyordun. Bunları yazarken bile yüzümde bir tebessüm var inan. Evet çok gurur duyuyordun benimle, sevilen adamdım vesselam, söylemesende benimle olmaktan aldığın keyif her hareketinden belli oluyordu. Ben... Ben... ben hayvanı işte...
Bense seni yanlızca yaşanması gerken bir aşk olarak görüyordum, geleceğimi hiç seninle planlamıyordum ki ben. Bir çentikdin işte atıldın gittin. Aşşağılıkça bu düşüncelerim için şimdi utanıyorum hatta zaman geçtikçe az utandığım zamanlar için bile utanıyorum sonra daha çok utanıyorum. Okul bitip, tatil başladığında hiç habersiz bırakıp gitmiştim seni. Ne bir açıklama ne bir veda. Sense günlerce bana ulaşmak için yavrusunu kaybetmiş ana gibi çabaladın., yırtındın,ağladın her yolu denedin. O mağrur, o asil kız yerini çaresizce çırpınan bir medet diye adeta kıvranan bir aşk mağduruna bırakmıştı. Kalpsiz, zalim ben ise yeni maceralar peşine çoktan düşmüştüm bile. Benim için verdiğin tüm savaşlarda ganimetsiz, yaptığın her fedakarlığında karşılığında bomboş kalmıştın. Sonra ne oldu, nası zamanlar yaşadın düşündükçe aman allahım diyorum şimdi. Ne bileyim gençlikti sende kolay unutursun sandım.
Tekrar aynı ortamlarda bulunduk sonra, gözlerinde o kıvranan ve gözümde ki küçük bir hamleden umutlanacak o dipteki seni gördüm. Hala beni beklediğinin farkındaydım. En azından bir açıklama beklediğinin. Ama sana bunu da çok gördüm. Sen buna rağmen nasıl hala beni sevdin be kadın? Nasıl? Neden?
Yıllar su gibi aktı geçti işte... O nefret ettiğim sigara kokusu var şimdi senin nazikçe kavradığın parmaklarımın arasında. Sanma sakın sonunda bende kötü bir duruma düştüm. Bu izlenimi vermek değildi niyetim. Eğer beddua ettiysende tutmadı sanırım. Çünkü hiç düşmedim hep dimdik ayakta kaldım. İşte bu düşmemek durumu neye göre bu da başka bi konu ya neyse...Hep en iyiydim, hep sevildim, taklit edilen, özenilen o yukardakiydim,düşmedim. Ama ben ben değildim....
Sonunda o bana ait olmayan emanet maskeyi çıkarıp fırlattıp benden çok uzaklara. Aynada kendimi gördüm. Yaşadıklarım ve yaşattıklarımla baş başa kaldım. Anılaz birer birer inmeye başladı suratıma. Her geçen gün hatalarım için çektiğim içlerim çoğaldı. Yalvardım yaradana bu kadar can yakmama izin verdin şimdi affına sığınıyorum dedim. Bazen huzurunda senin ve senden sonra yaktığım canlar için ağladım. Maskenin altında göz yaşı dökmeyi unutmuşum, sonunda adam gibi ağlamayı hemde yaradana karşı başardım. Ben mesafe kat ettim, sana doğru yaklaştığımı sanmaya bile başladım. Ama bir türlü vicdanımdan kurtulamadım, çok durgunlaştım, neşem kaçtı, hevesim kalmadı. Zirveden bırakılan bir taş gibi özüme geri döndüm.
Zaten beni o maskeyi takmak zorunda bırakanlarlar allah'a inan benden çok hesap verecekler.
Sanma sakın sığınıyorum bunlara, olmayablirdim. Ben bu değildim, ne oldu bana. Ben senle tamamen aynı hisleri yaşayabilecek kadar şeffaftım.
Yanlız başıma yürüyorum bazen çıkıp uzun uzun. Aklıma geliyorsun bu yürüyüşlerimde. Çıkıp karşısına rızasını kazansam diyordum, sonra defalarca vazgeçiyordum. Yok yok kaldıramazdım bu konuşmanın ağırlığını. Bu kördüğüm içinde bir kaç yıl daha geçti bir de baktım. Sonunda kendimle hesaplarımı kapatmak konusunda çok mesafeler aldım. Aileler kurdum kendime güç alıyordum hepsinden. Ama arkamı döndüğümde senin gibi yıkıntı olarak bıraktığım bir kaç seven daha olduğunu ve bunların senden sonra olduklarını da görebilecek kadar objektif öz eleştiriler yaptım kendime. Şimdi artık dalıyor bazen gözlerim, içim de bir sızı oluyorsun. Tuzaklarına karşı hayatın çok donanımlı olduğumun farkındayım, bakınca içini görüyorum karşımdakinin ve yıkılmaz bir kale gibi herşeyden sakınıyorum kendicağızımı bilirsin işte herzaman ki ben. Gel gör ki hala kurtulamıyorum, dindiremiyorum bu sızıyı. Belki bu satırlardan hep bir haber olacaksın ama ben kendimle yüzleşmekten acımasızca vazgeçmeyeceğim. Kimbilir kaç kez söylemişsindir ''nereden sevdim bu zalimi'' diye. İç çekişlerin,belki haykırışların,isyanların,göz yaşların, söyleyemediğin sitemlerin ve bu simsiyah matemin için kahrolmak istiyorum. Seni yıllardır mahkum ettiğim bu diyaliz makinesinden kurtarmak için böbreğimi feda etmek istiyorum. Dokular uyuşmuyor. Hak etmediğin bu yerden o küçük bedenini kurtarmak istiyorum. Hiç yaşanmamış gibi sıfırlamak beyninin içini ve aynı saflıkla koruyup sonsuza kadar senden habersiz kollamak istiyorum. Olmayacağını bile bile böyle şeyler isteyerek vicdanıma sus payı veriyorum işte. Nasıl yaparım ben, nasıl öderim bu hakkı. Sen affetsen, seni yaratan nasıl affeder. Hem affedilsem neye yarar. Paramparça ettiğim bu ciğer eskisi gibi nefes alabilir mi?. Özür dilerim sevimli küçük kız, yoldaşım, güzel arkadaşım....sevdiğim.
Çok küçükmüşüm... şimdi anladım senin büyüklüğünü...
3 Ocak 2008 Perşembe
Bağdat'a Hangi Yoldan Gidilir?
Bazen geliyor böyle kısır dönemler üzerime üzerime. Üretimsizlik mi desem, doyumsuzluk mu koysam adını bilemiyorum. Alakasız kavramlar gibi duruyorlar karşıdan bakınca, ama dibine kadar yaklaşıp bu iki kavramın sûretlerindeki benzerlikleri farkedince belki anlayabilirsiniz beni.
Ya da anlamayın, gerek yok. Zaten anlaşılmak için yazmak istemiyorum artık. Soyut kavramlarla, entelvari yaklaşımlarla yazmaya çalışmak yalnızca samimiyetsizliği getirir. Bu yüzden post-modern edebiyattan tiksiniyorum uzun fasılalarla. Söylediğimi doğruca söylesem, gerçekleri en basit çıplaklığıyla ve hafifçe mübalağa ile yüzünüze yüzünüze çarpsam beni anlamayacak mısınız? (Yeniden anlaşılmaya getirdim konuyu, sanırım temel sorunumuz bu.) Evet: Mübalağa. Murat Menteş diyor ki: "Mübalağa bir sanattır ve gerçeklerin kavranmasına yardımcı olur." Ben size anlatmak istediklerimi en yalın haliyle, hiç mübalağa katmadan anlatsam beni anlayacak mısınız? Peki ya anlatmak istediğim gerçekleri abartarak, bire bin katarak suratınıza suratınıza çarpsam beni anlayacak mısınız? Sanırım hiçbir şekilde kendimi size ifade edemeyeceğim.
En güzeli hiçbir dolambaçlı yola sapmadan, bildiğim yoldan Bağdat'a gitmek; hem de kimselere sormadan. Benim için en güzel yöntem bu olabilir, ancak farklı yolları kullananlara da söz söyleyecek değilim. (Az önce tiksindiğimi söylemiştim, kendimi bir anlayabilsem) Herkesin kendisine seçtiği bir yolu, bir tarzı vardır. Kimisi dobraca söyleyebilir söyleyeceklerini; sevdiğini, nefret ettiğini, mutlu olduğunu, huzursuz olduğunu, ölmek istediğini, yaşamdan zevk aldığını... Kimisi de doğrudan söylemeyi beceremez ve söyleyeceklerini süsler püsler, kimi zaman çamura batırıp sunar, kimi zaman sağ kulağını göstermek için sol elini vücudunun çeşitli yerlerinden dolaştırarak amacına ulaşmayı dener. Onlara da söyleyecek lafım yoktur. Herkes kendi yolunu seçmiş, banane. Hele ki sanatına en çok saygı duyduğum, yere göğe sığdıramadığım birisi var ki; bir zamanlar, söyleyeceklerini sadece mübalağa sanatıyla süsleyerek yüzümüze çarparken, artık mübalağanın dışında teşbih, tecahül-ü arif, istifham ve daha bir sürü edebi sanatı bir araya getiriyor ve öyle anlatıyor derdini. Bu adam bir yorumcu. Söz yazmıyor, beste yapmıyor; lakin kendisine verilen sözlere öylesine inanıyor, sözlerin üzerine yazılmış müzikleri öylesine benimsiyor ki, seslendirirken kendi içinden kopup gelen çığlıkları dinlediğinizi tam anlamıyla fark edebiliyorsunuz. Bu adam eskiden çok dobraydı(dobralığı bir meziyet olarak gösterdiğim sanılmasın, buradaki dobralıktan kastımın dürüstlük anlamında olmadığını en az benim kadar iyi biliyorsunuz). Söylediği sözleri mübalağa sanatıyla suratımıza suratımıza çarpardı ve yüreğimizi yakardı. Aşık değilsek bile şarkılarını dinleyip dışarı çıkar, sokaklarda aşık olacak birilerini arardık (ben de sanat yapıyorum artık).
/Yaktın sevgi denen duygularımı,
Yıktın dağlar gibi umutlarımı,
Çaldın bugünümü yarınlarımı,
Gel canımı da al, acımıyorsan.../
Amele diye nitelendirilirdim bunu dinlediğimde (amelenin bir hakaret hitabı olarak kullanılması da ayrı bir konu başlığı altında incelenebilir aslında). Gocunmazdım. Aşkın yıkıcılığı hiçbir dikenli, çamurlu, dolambaçlı, labirentli yollara sapılmadan; sadece abartılarak kafama kazınırdı. Realizm kokardı buram buram bu şarkılar.
/Aldanma çocuksu masum yüzüne,
Mutlaka terkedip gidecek bir gün,
Kanma sever gibi göründüğüne,
Seni sevmiyorum diyecek bir gün.../
Her dizenin sonunda içimden bir şeyler giderdi, başımı sallardım "Ne kadar da doğru söylüyor!" anlamında. Gerçekleri kafama kazısa da bir işe yaramazdı elbet, gene gider aşık olurdum. Zaten bu şarkıları bir işe yarasınlar, aklımı başıma getirsinler ya da aşk acımı dindirsinler diye dinlemezdim. Zaten o adam da bana bunu vaadetmezdi. Sadece acıma ortak olurdu, yaramın varlığını unutturmamak için bir avuç tuz alıp basardı o kadar.
Sonra değişti adam. Genç neslin dinlediği şarkıları kendine göre yorumlamaya başladı. O kalın sesiyle ve kendine has tarzıyla "bugün kendisinin doğumgünü olduğunu, hem sarhoş, hem yasta olduğunu, bir bar taburesi üstünde tünemiş bir halde ve babasının öldüğü yaşta olduğunu" söylemeye başladı. Alışkın değildim, garipsedim önce. Öyle ya, ben her zaman bu adamın gerçekleri en yalın [acı] haliyle suratıma tokatlar eşliğinde indirmesine alışmışken böyle imalardan kolay kolay anlamazdım. Sonrasında sevdiğine bir hasret türküsü yolladı ki, ben alışık olmadığım bu tarza alışılmadık bir hızla alışıverdim.
/Bu sabah yalnız uyandım,
Sensiz olmaz, sensiz olmaz...
Tanıdık kokular yok, sensiz olmaz...
Kahvaltım anlamsızdı,
Sensiz olmaz, sensiz olmaz...
İlk sigaram bile tatsızdı, sensiz olmaz.../
Elinde sigara, kendinden emin ve her acıyı çekmiş bir havayla bu sözleri mırıldanırken ben kendimden geçiverdim. Bu anlamlı sözler, bundan daha fazla anlamlı gelemezdi kulağıma başkasının sesiyle. Sonra böyle devam etti adam. Gençlerin alışık olduğu imalı anlatımlarla gerçekleri anlatmayı denedi bu kez. Kitlesini kaybetti diye eleştirdiler, aldırmadı. Bir şairi aldı yanına ve memleketimin dışından büyük sanatçıların müziklerinin üzerine söz yazdırdı. Bir ömür yetmez ki sana doymaya, ah be sevgilim!" derken o en içten haliyle, "İyi ki varsın!" dedirtti bana. Cohen'in Björk'ün, Bowie'nin, Dylan'ın notalarına ne de güzel yakışıyordu o davudi ses. Tango bile söyleyebildikten sonra senin üzerine yorumcu tanır mıydım ben bu alemde? En sonunda öyle bir şarkını dinledim ki, üzerine fazla yorum yapmak istemediğim. Cinsiyeti belirsizlerden tiksinen ben, cinsiyeti belirsiz birinin yazdığı bu sözlerden böylesine etkilenebileceğimi nereden bilebilirdim?
/Zamanın eli değdi bize,
Çoktan değişti her şey.
Aynı değiliz ikimiz de...
Zaaflarına bir gece,
Hatalarına bir nilüfer,
Sevgisizliğine bir kalp verdim...
Artık geri ver, geri veremezsin aldıklarını.
Artık geri ver, geri verilmez hiçbir yanılgı.
Yokluğuma emanet et sen de benden kalanları.
Her şeyi al, bana beni geri ver,
Bir şansım olsun!
Başka yer, başka zaman,
Sensiz ömrüm olsun.../
Yıllarca aynı adamın sesinden yüzlerce şarkı dinlemiş, aşık olmuş, ağlamış, yıpranmış, kahrolmuş biri olarak konuşuyorum!(Bir X olarak konuşuyorum ekolüne kapıldım, benden nefret ediyorsun biliyorum Hatem Ben Arfa...) Daha önce hiçbir şarkı bu kadar canımı acıtmamıştı. Hiçbir söz bu kadar içerime işlememiş, hiçbir müzik bu kadar yüreğimi kabartmamış, hiçbir şarkıdaki "Ah!" çekiş bu kadar ölüme yaklaştırmamıştı beni. İfade edememenin acısını da çekiyorum şu anda tüm bunların üstüne. Defalarca dinledim işte bu sözleri bu sesle. Defalarca da dinleyeceğim. Ve diyeceğim ki: İyi ki de değişmişsin, değiştirmişsin kendini! Belki entel kuneklerin söylediği gibi kitleni kaybettin, ama beni kaybetmedin ve ben de seni kaybetmedim. Sen ne söylersen söyle seni hep dinleyeceğimi ve seni hiç kaybetmeyeceğimi bilmek ne büyük bir mutluluk!
Sözlerimin başlangıcına bakıyorum da, buralara kadar gelebileceğimi gerçekten yazıya başlarkan hiç düşünmemiştim. Ne üzerine yazmaya başladığımı hatırlamıyorum ve artık önemsemiyorum da. Sanırım derdini dolaylı ve doğru yollardan anlatmak üzerine bir şeylerdi. Sanırım örnekler üzerinden giderek kendi sanatımı oluşturdum. Sanırım derdimi doğru ve dolaylı yollardan anlattım ve sanırım beni anladınız. Buradan şu sonuca ulaşıyorum: İnsanoğlunun temel problemi "anlaşılmak" problemidir. Beni hep anlayın kardeşlerim, anlaşılmak üzere!
Ya da anlamayın, gerek yok. Zaten anlaşılmak için yazmak istemiyorum artık. Soyut kavramlarla, entelvari yaklaşımlarla yazmaya çalışmak yalnızca samimiyetsizliği getirir. Bu yüzden post-modern edebiyattan tiksiniyorum uzun fasılalarla. Söylediğimi doğruca söylesem, gerçekleri en basit çıplaklığıyla ve hafifçe mübalağa ile yüzünüze yüzünüze çarpsam beni anlamayacak mısınız? (Yeniden anlaşılmaya getirdim konuyu, sanırım temel sorunumuz bu.) Evet: Mübalağa. Murat Menteş diyor ki: "Mübalağa bir sanattır ve gerçeklerin kavranmasına yardımcı olur." Ben size anlatmak istediklerimi en yalın haliyle, hiç mübalağa katmadan anlatsam beni anlayacak mısınız? Peki ya anlatmak istediğim gerçekleri abartarak, bire bin katarak suratınıza suratınıza çarpsam beni anlayacak mısınız? Sanırım hiçbir şekilde kendimi size ifade edemeyeceğim.
En güzeli hiçbir dolambaçlı yola sapmadan, bildiğim yoldan Bağdat'a gitmek; hem de kimselere sormadan. Benim için en güzel yöntem bu olabilir, ancak farklı yolları kullananlara da söz söyleyecek değilim. (Az önce tiksindiğimi söylemiştim, kendimi bir anlayabilsem) Herkesin kendisine seçtiği bir yolu, bir tarzı vardır. Kimisi dobraca söyleyebilir söyleyeceklerini; sevdiğini, nefret ettiğini, mutlu olduğunu, huzursuz olduğunu, ölmek istediğini, yaşamdan zevk aldığını... Kimisi de doğrudan söylemeyi beceremez ve söyleyeceklerini süsler püsler, kimi zaman çamura batırıp sunar, kimi zaman sağ kulağını göstermek için sol elini vücudunun çeşitli yerlerinden dolaştırarak amacına ulaşmayı dener. Onlara da söyleyecek lafım yoktur. Herkes kendi yolunu seçmiş, banane. Hele ki sanatına en çok saygı duyduğum, yere göğe sığdıramadığım birisi var ki; bir zamanlar, söyleyeceklerini sadece mübalağa sanatıyla süsleyerek yüzümüze çarparken, artık mübalağanın dışında teşbih, tecahül-ü arif, istifham ve daha bir sürü edebi sanatı bir araya getiriyor ve öyle anlatıyor derdini. Bu adam bir yorumcu. Söz yazmıyor, beste yapmıyor; lakin kendisine verilen sözlere öylesine inanıyor, sözlerin üzerine yazılmış müzikleri öylesine benimsiyor ki, seslendirirken kendi içinden kopup gelen çığlıkları dinlediğinizi tam anlamıyla fark edebiliyorsunuz. Bu adam eskiden çok dobraydı(dobralığı bir meziyet olarak gösterdiğim sanılmasın, buradaki dobralıktan kastımın dürüstlük anlamında olmadığını en az benim kadar iyi biliyorsunuz). Söylediği sözleri mübalağa sanatıyla suratımıza suratımıza çarpardı ve yüreğimizi yakardı. Aşık değilsek bile şarkılarını dinleyip dışarı çıkar, sokaklarda aşık olacak birilerini arardık (ben de sanat yapıyorum artık).
/Yaktın sevgi denen duygularımı,
Yıktın dağlar gibi umutlarımı,
Çaldın bugünümü yarınlarımı,
Gel canımı da al, acımıyorsan.../
Amele diye nitelendirilirdim bunu dinlediğimde (amelenin bir hakaret hitabı olarak kullanılması da ayrı bir konu başlığı altında incelenebilir aslında). Gocunmazdım. Aşkın yıkıcılığı hiçbir dikenli, çamurlu, dolambaçlı, labirentli yollara sapılmadan; sadece abartılarak kafama kazınırdı. Realizm kokardı buram buram bu şarkılar.
/Aldanma çocuksu masum yüzüne,
Mutlaka terkedip gidecek bir gün,
Kanma sever gibi göründüğüne,
Seni sevmiyorum diyecek bir gün.../
Her dizenin sonunda içimden bir şeyler giderdi, başımı sallardım "Ne kadar da doğru söylüyor!" anlamında. Gerçekleri kafama kazısa da bir işe yaramazdı elbet, gene gider aşık olurdum. Zaten bu şarkıları bir işe yarasınlar, aklımı başıma getirsinler ya da aşk acımı dindirsinler diye dinlemezdim. Zaten o adam da bana bunu vaadetmezdi. Sadece acıma ortak olurdu, yaramın varlığını unutturmamak için bir avuç tuz alıp basardı o kadar.
Sonra değişti adam. Genç neslin dinlediği şarkıları kendine göre yorumlamaya başladı. O kalın sesiyle ve kendine has tarzıyla "bugün kendisinin doğumgünü olduğunu, hem sarhoş, hem yasta olduğunu, bir bar taburesi üstünde tünemiş bir halde ve babasının öldüğü yaşta olduğunu" söylemeye başladı. Alışkın değildim, garipsedim önce. Öyle ya, ben her zaman bu adamın gerçekleri en yalın [acı] haliyle suratıma tokatlar eşliğinde indirmesine alışmışken böyle imalardan kolay kolay anlamazdım. Sonrasında sevdiğine bir hasret türküsü yolladı ki, ben alışık olmadığım bu tarza alışılmadık bir hızla alışıverdim.
/Bu sabah yalnız uyandım,
Sensiz olmaz, sensiz olmaz...
Tanıdık kokular yok, sensiz olmaz...
Kahvaltım anlamsızdı,
Sensiz olmaz, sensiz olmaz...
İlk sigaram bile tatsızdı, sensiz olmaz.../
Elinde sigara, kendinden emin ve her acıyı çekmiş bir havayla bu sözleri mırıldanırken ben kendimden geçiverdim. Bu anlamlı sözler, bundan daha fazla anlamlı gelemezdi kulağıma başkasının sesiyle. Sonra böyle devam etti adam. Gençlerin alışık olduğu imalı anlatımlarla gerçekleri anlatmayı denedi bu kez. Kitlesini kaybetti diye eleştirdiler, aldırmadı. Bir şairi aldı yanına ve memleketimin dışından büyük sanatçıların müziklerinin üzerine söz yazdırdı. Bir ömür yetmez ki sana doymaya, ah be sevgilim!" derken o en içten haliyle, "İyi ki varsın!" dedirtti bana. Cohen'in Björk'ün, Bowie'nin, Dylan'ın notalarına ne de güzel yakışıyordu o davudi ses. Tango bile söyleyebildikten sonra senin üzerine yorumcu tanır mıydım ben bu alemde? En sonunda öyle bir şarkını dinledim ki, üzerine fazla yorum yapmak istemediğim. Cinsiyeti belirsizlerden tiksinen ben, cinsiyeti belirsiz birinin yazdığı bu sözlerden böylesine etkilenebileceğimi nereden bilebilirdim?
/Zamanın eli değdi bize,
Çoktan değişti her şey.
Aynı değiliz ikimiz de...
Zaaflarına bir gece,
Hatalarına bir nilüfer,
Sevgisizliğine bir kalp verdim...
Artık geri ver, geri veremezsin aldıklarını.
Artık geri ver, geri verilmez hiçbir yanılgı.
Yokluğuma emanet et sen de benden kalanları.
Her şeyi al, bana beni geri ver,
Bir şansım olsun!
Başka yer, başka zaman,
Sensiz ömrüm olsun.../
Yıllarca aynı adamın sesinden yüzlerce şarkı dinlemiş, aşık olmuş, ağlamış, yıpranmış, kahrolmuş biri olarak konuşuyorum!(Bir X olarak konuşuyorum ekolüne kapıldım, benden nefret ediyorsun biliyorum Hatem Ben Arfa...) Daha önce hiçbir şarkı bu kadar canımı acıtmamıştı. Hiçbir söz bu kadar içerime işlememiş, hiçbir müzik bu kadar yüreğimi kabartmamış, hiçbir şarkıdaki "Ah!" çekiş bu kadar ölüme yaklaştırmamıştı beni. İfade edememenin acısını da çekiyorum şu anda tüm bunların üstüne. Defalarca dinledim işte bu sözleri bu sesle. Defalarca da dinleyeceğim. Ve diyeceğim ki: İyi ki de değişmişsin, değiştirmişsin kendini! Belki entel kuneklerin söylediği gibi kitleni kaybettin, ama beni kaybetmedin ve ben de seni kaybetmedim. Sen ne söylersen söyle seni hep dinleyeceğimi ve seni hiç kaybetmeyeceğimi bilmek ne büyük bir mutluluk!
Sözlerimin başlangıcına bakıyorum da, buralara kadar gelebileceğimi gerçekten yazıya başlarkan hiç düşünmemiştim. Ne üzerine yazmaya başladığımı hatırlamıyorum ve artık önemsemiyorum da. Sanırım derdini dolaylı ve doğru yollardan anlatmak üzerine bir şeylerdi. Sanırım örnekler üzerinden giderek kendi sanatımı oluşturdum. Sanırım derdimi doğru ve dolaylı yollardan anlattım ve sanırım beni anladınız. Buradan şu sonuca ulaşıyorum: İnsanoğlunun temel problemi "anlaşılmak" problemidir. Beni hep anlayın kardeşlerim, anlaşılmak üzere!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)