Bazen geliyor böyle kısır dönemler üzerime üzerime. Üretimsizlik mi desem, doyumsuzluk mu koysam adını bilemiyorum. Alakasız kavramlar gibi duruyorlar karşıdan bakınca, ama dibine kadar yaklaşıp bu iki kavramın sûretlerindeki benzerlikleri farkedince belki anlayabilirsiniz beni.
Ya da anlamayın, gerek yok. Zaten anlaşılmak için yazmak istemiyorum artık. Soyut kavramlarla, entelvari yaklaşımlarla yazmaya çalışmak yalnızca samimiyetsizliği getirir. Bu yüzden post-modern edebiyattan tiksiniyorum uzun fasılalarla. Söylediğimi doğruca söylesem, gerçekleri en basit çıplaklığıyla ve hafifçe mübalağa ile yüzünüze yüzünüze çarpsam beni anlamayacak mısınız? (Yeniden anlaşılmaya getirdim konuyu, sanırım temel sorunumuz bu.) Evet: Mübalağa. Murat Menteş diyor ki: "Mübalağa bir sanattır ve gerçeklerin kavranmasına yardımcı olur." Ben size anlatmak istediklerimi en yalın haliyle, hiç mübalağa katmadan anlatsam beni anlayacak mısınız? Peki ya anlatmak istediğim gerçekleri abartarak, bire bin katarak suratınıza suratınıza çarpsam beni anlayacak mısınız? Sanırım hiçbir şekilde kendimi size ifade edemeyeceğim.
En güzeli hiçbir dolambaçlı yola sapmadan, bildiğim yoldan Bağdat'a gitmek; hem de kimselere sormadan. Benim için en güzel yöntem bu olabilir, ancak farklı yolları kullananlara da söz söyleyecek değilim. (Az önce tiksindiğimi söylemiştim, kendimi bir anlayabilsem) Herkesin kendisine seçtiği bir yolu, bir tarzı vardır. Kimisi dobraca söyleyebilir söyleyeceklerini; sevdiğini, nefret ettiğini, mutlu olduğunu, huzursuz olduğunu, ölmek istediğini, yaşamdan zevk aldığını... Kimisi de doğrudan söylemeyi beceremez ve söyleyeceklerini süsler püsler, kimi zaman çamura batırıp sunar, kimi zaman sağ kulağını göstermek için sol elini vücudunun çeşitli yerlerinden dolaştırarak amacına ulaşmayı dener. Onlara da söyleyecek lafım yoktur. Herkes kendi yolunu seçmiş, banane. Hele ki sanatına en çok saygı duyduğum, yere göğe sığdıramadığım birisi var ki; bir zamanlar, söyleyeceklerini sadece mübalağa sanatıyla süsleyerek yüzümüze çarparken, artık mübalağanın dışında teşbih, tecahül-ü arif, istifham ve daha bir sürü edebi sanatı bir araya getiriyor ve öyle anlatıyor derdini. Bu adam bir yorumcu. Söz yazmıyor, beste yapmıyor; lakin kendisine verilen sözlere öylesine inanıyor, sözlerin üzerine yazılmış müzikleri öylesine benimsiyor ki, seslendirirken kendi içinden kopup gelen çığlıkları dinlediğinizi tam anlamıyla fark edebiliyorsunuz. Bu adam eskiden çok dobraydı(dobralığı bir meziyet olarak gösterdiğim sanılmasın, buradaki dobralıktan kastımın dürüstlük anlamında olmadığını en az benim kadar iyi biliyorsunuz). Söylediği sözleri mübalağa sanatıyla suratımıza suratımıza çarpardı ve yüreğimizi yakardı. Aşık değilsek bile şarkılarını dinleyip dışarı çıkar, sokaklarda aşık olacak birilerini arardık (ben de sanat yapıyorum artık).
/Yaktın sevgi denen duygularımı,
Yıktın dağlar gibi umutlarımı,
Çaldın bugünümü yarınlarımı,
Gel canımı da al, acımıyorsan.../
Amele diye nitelendirilirdim bunu dinlediğimde (amelenin bir hakaret hitabı olarak kullanılması da ayrı bir konu başlığı altında incelenebilir aslında). Gocunmazdım. Aşkın yıkıcılığı hiçbir dikenli, çamurlu, dolambaçlı, labirentli yollara sapılmadan; sadece abartılarak kafama kazınırdı. Realizm kokardı buram buram bu şarkılar.
/Aldanma çocuksu masum yüzüne,
Mutlaka terkedip gidecek bir gün,
Kanma sever gibi göründüğüne,
Seni sevmiyorum diyecek bir gün.../
Her dizenin sonunda içimden bir şeyler giderdi, başımı sallardım "Ne kadar da doğru söylüyor!" anlamında. Gerçekleri kafama kazısa da bir işe yaramazdı elbet, gene gider aşık olurdum. Zaten bu şarkıları bir işe yarasınlar, aklımı başıma getirsinler ya da aşk acımı dindirsinler diye dinlemezdim. Zaten o adam da bana bunu vaadetmezdi. Sadece acıma ortak olurdu, yaramın varlığını unutturmamak için bir avuç tuz alıp basardı o kadar.
Sonra değişti adam. Genç neslin dinlediği şarkıları kendine göre yorumlamaya başladı. O kalın sesiyle ve kendine has tarzıyla "bugün kendisinin doğumgünü olduğunu, hem sarhoş, hem yasta olduğunu, bir bar taburesi üstünde tünemiş bir halde ve babasının öldüğü yaşta olduğunu" söylemeye başladı. Alışkın değildim, garipsedim önce. Öyle ya, ben her zaman bu adamın gerçekleri en yalın [acı] haliyle suratıma tokatlar eşliğinde indirmesine alışmışken böyle imalardan kolay kolay anlamazdım. Sonrasında sevdiğine bir hasret türküsü yolladı ki, ben alışık olmadığım bu tarza alışılmadık bir hızla alışıverdim.
/Bu sabah yalnız uyandım,
Sensiz olmaz, sensiz olmaz...
Tanıdık kokular yok, sensiz olmaz...
Kahvaltım anlamsızdı,
Sensiz olmaz, sensiz olmaz...
İlk sigaram bile tatsızdı, sensiz olmaz.../
Elinde sigara, kendinden emin ve her acıyı çekmiş bir havayla bu sözleri mırıldanırken ben kendimden geçiverdim. Bu anlamlı sözler, bundan daha fazla anlamlı gelemezdi kulağıma başkasının sesiyle. Sonra böyle devam etti adam. Gençlerin alışık olduğu imalı anlatımlarla gerçekleri anlatmayı denedi bu kez. Kitlesini kaybetti diye eleştirdiler, aldırmadı. Bir şairi aldı yanına ve memleketimin dışından büyük sanatçıların müziklerinin üzerine söz yazdırdı. Bir ömür yetmez ki sana doymaya, ah be sevgilim!" derken o en içten haliyle, "İyi ki varsın!" dedirtti bana. Cohen'in Björk'ün, Bowie'nin, Dylan'ın notalarına ne de güzel yakışıyordu o davudi ses. Tango bile söyleyebildikten sonra senin üzerine yorumcu tanır mıydım ben bu alemde? En sonunda öyle bir şarkını dinledim ki, üzerine fazla yorum yapmak istemediğim. Cinsiyeti belirsizlerden tiksinen ben, cinsiyeti belirsiz birinin yazdığı bu sözlerden böylesine etkilenebileceğimi nereden bilebilirdim?
/Zamanın eli değdi bize,
Çoktan değişti her şey.
Aynı değiliz ikimiz de...
Zaaflarına bir gece,
Hatalarına bir nilüfer,
Sevgisizliğine bir kalp verdim...
Artık geri ver, geri veremezsin aldıklarını.
Artık geri ver, geri verilmez hiçbir yanılgı.
Yokluğuma emanet et sen de benden kalanları.
Her şeyi al, bana beni geri ver,
Bir şansım olsun!
Başka yer, başka zaman,
Sensiz ömrüm olsun.../
Yıllarca aynı adamın sesinden yüzlerce şarkı dinlemiş, aşık olmuş, ağlamış, yıpranmış, kahrolmuş biri olarak konuşuyorum!(Bir X olarak konuşuyorum ekolüne kapıldım, benden nefret ediyorsun biliyorum Hatem Ben Arfa...) Daha önce hiçbir şarkı bu kadar canımı acıtmamıştı. Hiçbir söz bu kadar içerime işlememiş, hiçbir müzik bu kadar yüreğimi kabartmamış, hiçbir şarkıdaki "Ah!" çekiş bu kadar ölüme yaklaştırmamıştı beni. İfade edememenin acısını da çekiyorum şu anda tüm bunların üstüne. Defalarca dinledim işte bu sözleri bu sesle. Defalarca da dinleyeceğim. Ve diyeceğim ki: İyi ki de değişmişsin, değiştirmişsin kendini! Belki entel kuneklerin söylediği gibi kitleni kaybettin, ama beni kaybetmedin ve ben de seni kaybetmedim. Sen ne söylersen söyle seni hep dinleyeceğimi ve seni hiç kaybetmeyeceğimi bilmek ne büyük bir mutluluk!
Sözlerimin başlangıcına bakıyorum da, buralara kadar gelebileceğimi gerçekten yazıya başlarkan hiç düşünmemiştim. Ne üzerine yazmaya başladığımı hatırlamıyorum ve artık önemsemiyorum da. Sanırım derdini dolaylı ve doğru yollardan anlatmak üzerine bir şeylerdi. Sanırım örnekler üzerinden giderek kendi sanatımı oluşturdum. Sanırım derdimi doğru ve dolaylı yollardan anlattım ve sanırım beni anladınız. Buradan şu sonuca ulaşıyorum: İnsanoğlunun temel problemi "anlaşılmak" problemidir. Beni hep anlayın kardeşlerim, anlaşılmak üzere!
3 Ocak 2008 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder