23 Şubat 2008 Cumartesi

Geçmişten satırlar...

"Mısra mısra ilerliyor yolum.Teşbihler ile, şiirler ile son buluyor beyhude ömrüm.Bu yol bittiğinde, hala cesedim sıcakken, kendimi affedeceğim her şeye karşı, hatta... kendime bile."


Metafaizik; bir varsayım...Görebildiklerimiz, duyularımızla elde dettiğimiz her şey algılarımızla sınırlıysa, ruh gibi bir kavramı hangi sistematik düşünceden önkabulle benimsiyoruz?

"İnsanların ruhları vardır"

Çoğu zaman vicdan ile kalbi, ruh ile duygularımızı, duygularımız ile heveslerimizi karıştırıyoruz.Tam manası ile anlamlarını bilmediğimiz kavramlarla kurduğumuz cümleler, yarım kalmış hikayelere benziyor.Ya da ben benzetiyorum.


"Gri gökyüzü öğlen 3'te kendisini o kadar kararttıki insanlara karşı, perdeler çekildi, elektirikli düğmelerle odalar aydınlatıldı.Sisle karışık yağmur tanecikleri, semadan arza süzüldüler.Elleri ceplerinde yüzlerce insan, evlerine dağıldı."


Şiir yazmak için fazlaca bir çabaya gerek yok, hayatın kendisi şiir gibi zaten.Çoğu zaman karamsar, karamsar olmayanlar için bile karamsar.Şerhler düşemiyoruz yaptığımız şeylere, aklımıza ne gelirse vaktimizi öyle harcıyoruz.Çünkü sürükleniyoruz bir nevi, bir sonbahar yaprağı gibi, öylesine, sessizce...

19 Şubat 2008 Salı

Azat..

masada kirli bir tabak, kırıntılar kalmış üzerinde.. yanında bir şişe şarap, dibinde kalmış biraz.. yeşil şişenin içinde bir gölge gibi duruyor.. bir paket sigara üzerinde kocaman harflerle "sigara içmek genç yaşta öldürür" yazan.. paketin içinden yarısı çıkmış tek dal sigara. köşede eski yeşil bir koltukta oturan bir adam.. loş odanın karanlığına çekilmiş, düşünceli.. hayatın örselemesinden kaçabilmiş, mabedinde yapayalnız hafif kafası güzel.. tavandaki sarı ışığın etrafında dolanan dumana bakıyor.. hayaller kuruyor.. ama mükemmel hayaller kuramayacak kadar gerçeklerini görmüş dünyanın.. mutlu gibi ama sanki biraz da buruk.. gülümsemiyor ama gülümseyen bir yüz görmeye onunla birlikte gülümsemeye ihtiyaç duyuyor.. gözleri yanıyor dumandan, yaşaran gözlerini silmiyor.. hayatına buğulu gözlerle bakmaktan inanılmaz bir haz duyuyor.. dağınık, vurdum duymaz, hafif meşrep hayatına..

o gece gökyüzündeki yıldız bile parlamaya çekiniyor. şehir sessiz, şehir uykusunda güzel bir rüya görmekte.. bulutlar sakinleşmiş.. şehrin üzerini beyazlarla örtmüş sessizce süzülüyorlar.. o ise kısık sesteki müziğe eşlik ediyor.. olur ya diyor.. olur ya.. arzu her yanını sarıyor.. bekliyor.. tam karşısında duruyor kapı.. çıkıp gitse.. gidebilse.. dünü unutsa, yarını beklemeyi bıraksa.. yaşasa o anı saniyelerine kadar.. hissedebilse eskisi gibi.. yaşamanın verdiği yorgunluğu öpüp başına koysa.. canı yandığında avaz avaz bağırabilse.. ağlayabilse üzüldüğünde.. gülümseyerek karşılasa her yeni gelen gün ışığını.. sıkı sıkı tutunabilse tekrardan.. elleri acısa da bırakmasa bu sefer.. tekrardan başlasa.. ondan sonra ilk defa tekrar kendisi olabilse.. onun bıraktığı izleri silebilse.. acısını gömse toprağa.. ve sadece gerektiğinde bir dua okusa ona.. kontrol edebilse kendini.. zamanın her şeyi çözdüğü avuntusundan medet ummasa artık.. aynaya her baktığında kendisi istemedikçe zamanın hiç bir şeye derman olmayacağını tekrar hatırlasa.. bir hatıra olarak kalsa herşey.. geçmişi tekrar yaşamak istemese artık..

kalkıyor yeşil koltuktan, ampulden gelen cılız ışık solgun yüzüne vuruyor.. masaya yaklaşıyor, yarısı paketin dışında olan sigarayı alıyor ve dudaklarına götürüyor.. çakmağı arıyor gözleri.. ceplerine bakıyor.. arka cebinden çıkardığı çakmakla yakıyor sigarasını.. kurumuş dudaklarından derisiyle birlikte çekiyor sigarayı, acıyan dudaklarını ıslatıyor diliyle.. dumanı üflüyor iç çeker gibi çıkardığı o sesle birlikte.. sarı ışığın etrafına dolanıyor duman.. masadan şarabı alıyor, her yudumda biraz daha sönüyor kendine olan öfkesi.. şişeyi bitirene kadar içiyor ve bittiği an tüm yoğunluğuyla geri gelen öfkesini vuruyor masaya büyük bir gürültüyle.. artık zamanı geldi diyor içinden bir ses usulca.. şişeyi ince kısmından kavrayarak duvara vuruyor.. cam kırıklarının üzerinden yürüyor.. kanı bulaşıyor yerdeki eski halıya.. kapının önünde duruyor.. dönüp bakıyor tekrardan buğulu gözlerle.. ama bu defa dumandan değil o göz yaşları.. bakıyor dağınık, vurdum duymaz, hafif meşrep hayatına.. kendinden bir parçasını da geride bırakacağı hayatına.. dönüyor yüzünü, göz yaşı süzülüyor.. açıyor kapıyı, soğuk bir rüzgar esiyor ve alıyor yanağındaki tek damlayı.. adımını atıyor ve sessizce kapatıyor kapıyı.. bembeyaz şehirde bir karartı kendisi için yeni bir karar alıyor.. o artık kendini azat ediyor..

13 Şubat 2008 Çarşamba

Üzerine pislemek lazım şu Yağ dediklerinin

Kahrolası sözler, kahrolası şiirler insanın aklını bulandırıyor.Bir kış gecesi elleri ceplerinde yürüyen bir insanı, koyu kahverengi çamura bulanmış botlarıyla, düşünmekten sıkılmış bir buhranı anlatmak istiyorum.Daha önce de bilenler bilir, "-yorum" ekimden sıkıldım.Fakat öyle ya da böyle, onu kullanmak zorundayım.
Nicedir kısa mesafelerde, evreni ilgilendiren konuları düşünüyorum.O kadar safım ve o kadar şapşalım ki, evreni düşünerek değiştirebileceğimi sanıyorum.Ya da anlatarak, ya da soluyarak, ya da onu dost belleyerek.Siyah taşları, beyaz-mavi kurbağaları düşleyerek, -dili zaman eki kullanmaya hasret, yine de gelecek için bir planım olduğunu hissediyorum.
Bütün bunlarla meşgulüm yani.Zamanımı yapmak istediklerim için harcadığımı zannederken, kendi yazgımı kitaplarla ululaştırarak ve sikilmiş beyinlerinden beyaz kurtçuklar çıkan, "döl yatağı ile agulanmış" dünyalarından zehirli sözler çıkan insanlara küfrediyorum.Evet şu an bile.
Kendimi sevme sevdasının içinde olmadığını iddia etsem de, kendini sevmekle-başkasının sevmenin aynı iş, aynı mantık, aynı duygu olduğunu tam olarak anlayamadım farzet, ey okuyucu.
Geçen haftalarda intihar eden yazarları düşünüp, yine çarpıcı bir yazardan etkilenerek, "yazı" bir hayal mi noktasında düğümlendim.Kafam karıştı, abukladım sabukladım.
Öyleki, kendi sanrımı, bir masalın ortasında hepimize yutturulan bir hapmışçasına, herkes için geçerli olduğu sonucunu tarttım.Bir nevi saçmalarken, kendimi gündelik hayatın kokuşmuş insani ilişkilerinde, "bir yağ gibi vıcık vıcık" olmuş gülüşlerin, kızgınlıkların ve boş tehditlerin içerisinde buldum.
Daha önceden söylemiş miydim bilmiyorum, insanın her tarafında, her pisliğin arkasında yağ var.Görebiliyorum onu, derinin üzerinde, ya da altında, son derece beyaz, son derece ymuşak, it gibi kokan yağ... İşte, orada.Gözlerimin çevresin de dahi, penisimden saçlarıma kadar, her yerde.
İnsan kendini arıyor değil mi? Hani basit zevklerin peşinden koşmuyor değil mi? Eh tabiiki koca bir yalan.Kitaplarda yalan yazıyor, bakamyın siz ciddi kapaklarına, allı pullu yazar isimlerine.
Şarkılarda yalan söylüyor, pop olsun, arabesk olsun, rock olsun.Onu bunu bırak, ses etme ama, insan gözünün içine baka baka yalan söylüyor.

Biliyorum okuyucu, ya da eski deyişle "kaari" şaşırmadın sen bu tespite.İçten içe hep biliyordun ve sayısız defa tartıştın insanlarla.Ama başka biri söylemiş çok mu? Biri daha hatırlamış, biri daha "aydınlanmış".Her şeyin boş olduğunu, sonsuz trilyon karelik alanda, sadece küçük bir toz olduğunu yeniden hatırlamış, kötü mü?
O halde düşünme de, ne yaparsan yap...