19 Aralık 2008 Cuma

Parmakların Üzerinden...

Gün ortasıydı. Güneş tepeden yeşil çimlere vururken parmaklar klavyenin üzerindeki yerlerini aldılar... Serçe parmak en iç kulvarda kendine bir yer buldu.. Sıralama turlarında hep başarısız olurdu, bu onun kaderiydi, aslında pek de şikayetçi değildi.. A, S, D kombinasyonunun üzerinde sol elin ortadaki üç parmağı eski bir alışkanlıktan kalmaymışçasına yerlerine geçtiler.. Baş parmak yine space tuşunun üzerine yerleşti ve uzunca tıkırdamalardan sonra vereceği ses için hazırlıklarını yaptı. O yarışın hep en geride kalan ismiydi... Start verilmeden önce hakemler herkesin yerlerini aldığından emin olmak için son kontrollerini yaptılar... Beyaz bir bayrak sallanmaya başlarken gözler bunu barış isteyen bir düşmanın bayrağıymış gibi algıladılar, evet yanıldılar... Bir silah sesi duyuldu, kulaklar çınladı. Ve yarış başladı....

Aynı anda bir fırtına koptu ufukta... Evet, tahmin edebileceğiniz gibi kara bulutlar da yerlerini almışlardı, ve bir yıldırım da düşmezse olmazdı tabi... İşaret parmağı r'ye doğru koşmaktayken yıldırımın arkasından gelen gök gürültüsüyle irkildi... Elbette güneş burada da fazla kalmayacaktı, günün sonunda yine gün batımını göremeyeceğini bilmek içini acıttı. Peki ya günün sonunu görebilecek miydi? Hep birilerini gösterdiğinden bir gün kesileceğinden korkuyordu. İşaret parmakları arasında yayılan söylentilere göre sadettin teksoy ve mehmet ali erbil ülkelerinde işaret parmakları bu yüzden kesilmişlerdi.. Akranlarıyla aynı sonu paylaşmak istemiyordu, ama birilerine doğrulmaktan da alıkoyamıyordu kendini... Suçlamak ne kolaydı birilerini, dedikodu ne de güzel bir şeydi.. Korkunun ecele faydası yok diye düşündü.. Belki de vardı?
Bu sırada iç kulvardan yüzük parmağı büyük bir depara kalktı, yaklaşmakta olan kara bulutların arasından bir ışık hüzmesi yüzüne vuruyordu. Yıllar onu paranoyaklaştırmıştı. Bunun diğer parmaklar tarafından hazırlanmış bir oyun olduğunu düşündü, yarışı onun kazanmasını istemiyorlardı ve aralarında en hızlı koşan o olduğu için onu durdurmak istemişlerdi. Ama ışığın yüzüne vurmasını nasıl ayarlayabilmişlerdi ki? Doğru ya, O yapmıştı. Yarattıkları arasında zaten kendisini hiç sevmemişti ki, şans zaten hiç onun yüzüne gülmezdi.. Başına tasma geçirilen bir tek kendisi değil miydi? Adını bile yüzük parmağı koymamışlar mıydı? Köleliği hep üzerine yapışsın, hiç unutulmasın diye.. "bağlılığın simgesiymiş! sıçmışım öyle bağlılığın simgesine" homurdanmaya devam etti, haklıydı tabi. Hem her şeyde O'nu suçlamaktan daha kolay ne vardı? "tahareti bile benimle yapanlar var ulan!"

Orta parmak aralarında en uzunları olduğundan yarışı tempolu ama fazla efor harcamadan sürdürüyordu.. Gücünü saklamasını bilmeliydi, son düzlükte atacağı depar için şimdiden sabırsızlanıyordu.. En çok kıtlatılan parmak olduğundan maç öncesi kondüsyonu biraz düşmüştü ama yine de yapabileceğine inanıyordu. Diğerlerine göre başından en çok sakatlık geçen oydu ve hepsini de atlatmıştı, en çok da basket topu vurduğu zaman canı yanmıştı, acıların da acısıydı o... Başından geçen şeyleri düşünürken işaret parmağı’nın onun bir adım arkasında olduğunu fark etti, temposunu düşürmeden devam etmeliydi..

Koştukları pist hafif bir eğimle kıvrılmaya başlamışken yağmur damlaları da gökten süzülmeye başlamıştı artık.. En iç kulvarda serçe parmak en öndeydi, diğerlerine iki boy fark atmış can hıraş koşuyordu. Yine dayanamamış ve diğer elin serçe parmağıyla iddiaya girmişti... Evet, büyük bir kumar sorunu vardı... Bu yarışı kazanmak zorundaydı, yoksa bu hafta boyunca onun tırnağı yenecekti. Kabus gibi geçecek bir haftaya hazır değildi.. Ne yazık ki çabuk yorulurdu, yolu yarıladık diye düşünüp kendine gaz vermek isterken yüzük parmağının ensesinde bittiğini farketti. İşaret parmağı ise dış kulvarda onunla aynı hizaya gelmişti bile...

Baş parmak aralarındaki en şişmanları olduğundan yine en arkada kalmış ağır ağır geliyordu. Zaten daha yarış başlamadan kaçıncı olacağını kabullenmişti, yarışmak ona göre değildi. Hem zaten ne zaman tek başına bir işe yaramıştı ki, atalarından eski zamanlarda baş parmakların çok asil bir ırk olduklarını defalarca dinlemişti. "eskiden her şey bizim sayemizde olurdu, biz olmadan hiç bir iş yürümezdi" diye anlatırdı büyükleri... Adına mürekkep dedikleri bir sıvının içine banıp kağıtların üzerlerine bastırdıklarını ve bu sayede bütün dünyanın işlerini yürüttüklerini defalarca dinlemişti... "Ne yazık" diye düşündü, ben hiç bir zaman tek başıma bir işe yarayamayacağım... Ama yine de bu sayede işaret parmağıyla ne kadar yakın arkadaş olduklarını düşünüp gülümsedi. Az değil beraber tam 14 sene kalem tutmuşlar ve çok şeyler yazmışlardı. İşaret parmağı yazdıkları şeyleri çok çabuk unuturdu ama o çok daha iyi bir ezberciydi. Mercidabık savaşını nasıl unuturdu? Ya cosinüs ve sinüs'ü? 30-60-90 üçgeni de çok önemliydi... Karl Marx diye biri vardı sahi kimdi o? "dünyayı anlamak yetmez onu değiştirmek gerekir" demişti.. Ne demek istemişti?

Son düzlüğe girerken serçe parmak bir anda geride kalmaya başlamıştı. Yüzük parmağı büyük bir hırsla koşuyor ve işaret parmağıyla başa baş gidiyordu. Onları bir kaç adım geriden takip eden orta parmak artık vakti geldi diye düşünmüş olacak ki var gücüyle depara kalktı.. Bu sırada serçe parmak iyice geride kalmış ve adımları da kısalmıştı, artık dayanamadı ve kendini yere bıraktı. Biraz sonra baş parmak yanından sırıtarak geçiyordu... İşaret parmağı ve yüzük parmağı birincilik için birbirlerinden başka kimsenin kalmadığını düşünürlerken tam ortalarından müthiş bir deparla gelen orta parmağı farketmediler bile.. Orta parmak ikisine üç karış fark attı ve yarışın galibi oldu.. Onun arkasından işaret parmağıyla yüzük parmağı geldiler ve kararı varış hakemlerinin belirlemesini beklediler. Dördüncü olan baş parmak bitiş çizgisini geçerken tek başına yapabildiği bir iş olduğunu, başrolünde oynadığı bir çakmak seramonisinin varlığını farketti... Diğer bütün parmaklar çakmağı tutarken o fitili ateşlerdi... Yarışı dördüncü bitirmişti ama en azından birinci olmanın verdiği hissi hatırlayabilmişti... (evet sigara yaktım) Serçe parmak ise yarışı bitirememiş ve diskalifiye olmuştu.. Yanına koşan kameralara bakıp "ne oldu?" sorusuna "dalağım şişti abi" cevabını verirken görüntülendi.

Ve ödül töreni için sol el kameralar karşısındaki yerini aldı. Kürsüye çıkan parmaklar orta parmağın ödülünün verilmesi için geriye doğru yaslandılar.. Evet, dimdik ayakta olan tek parmak orta parmaktı artık. Hayata karşı bir duruşu vardı, bir felsefesi! inandıklarından asla vazgeçmemişti, her şeye rağmen yine ve yeniden duruşunu sergileyebildiği için ve yüz yıllardır bu yarışı kazanan atalarına layık olabildiği için gururluydu...Yüz metrede ve isyan etmede üzerine yoktu.

1 Aralık 2008 Pazartesi

Acemi misin? Acemli misin?

Hava soğuk, insanlar soğuk ve yaşamın ta kendisi karanlıktan ürken bir çocuk gibi sıcacık kalmayı başarıyor.Ya da başardığını zannediyor.Öyle ki, bu soğukta binlerce insanı yokederken, üzerlerine kar-dolu-yağmur gönderirken de şefkatli olduğunu zannediyor.Kötülük sadece dışardan gelir, sanki içimizde hiç yokmuş gibi.

Bir hayaldi, bir hayaldi her şey.Bunalımımız bir hayaldi, mücadelemiz (mücadele derken neyin mücadelesi hacı?) bir hayal.Bu blog sayfası bile bir hayaldi.Aslında hayalden de ırak, ondan da aşağı bir şey.Bir umut.Bir umutmuş insanı yaşatan, yılların eskitemediği bir geyik aslında bu.Ve ilginçtir ki, çok doğru.Edebiyatımıza yeni bir eser kazandırmak gibi bir isteğim vardı bir zamanlar.Bir zamanlar dediğim aşağı yukarı 2 ay önce.Hatta 3 sayfalık bir giriş bile yazmıştım.Kısacası bir gençlik hevesinden öte, ciddi bir iş peşindeydim.Peki ne bekliyordum bu çabadan? Sakinleşmek?, huzur bulmak? ego tatmini ? yoksa öylesine bir iş miydi benim için? Bilemiyorum.Belki de biliyorum da itiraf edemiyorum ya da buraya yazmak istemiyorum.Bu sayfaya şu sıralar kimse bakmasa da, ihtimaldir ya birileri okur.Hatırlar bakar.Sonra başkalarına koz vermeyelim, değil mi yoldaşlarım?

Nerede kalmıştık bir hayaldi, yok yok umuttu.Tecrübesiz bir avuç insan gibi buraya yazarak sefilce bir iş gerçekleştirmeye çalıştık.Güya kendi çapında gururlu ve içerikli bir çabaydı.Hani dergi-gazete-site sarmalında gezinen amaçsız bir idealizmin kurbanı oldu bu site.Çığrından çıkmadı, bilakis çığrında pıstı kaldı.Söndü gitti.Zaten kendime hep kızarım, niye bu kadar inatçıyım diye? Neden her başladığım işin sonu bok yolu olsa da, bitirmek isterim diye.Bilemiyorum bu da benim rahatsızlığım sanırım.Bok yoluna bile bile evet demek.Gecenin sabah ermesini bekleyen kervanların yolcuları gibiydik ,aslında sanıyor olabilirim de.Ya da sanrılanıyor da olabilirim.
Aklıma gece karanlığında gültepe'den, çeliktepe'ye çıkan yollar, sokaklar geliyor.Havada hafif bir kömür kokusu, in cin top oynamıyor.Zaten oldum olası bu deyime de uyuz olmuşumdur.İnce bir uğultu var, köylerde uzaklardan duyulan hayvan sesleri, şehirlerde otomobiller olmuş.Hızlı adımlarla hareket ediyorum her zamanki gibi.Bazı pencerelerde ışıklar var, bazılarında ise koyu karanlık.Karşıdan ara ara insanlar geliyor, hepsinin sanki bir acelesi var.Cengizhandan çeliktepe ana caddeye çıkan ve hep rüzgar esen dar yokuştan yukarı çıkıyorum.Ve sonunda caddeye ulaştığımda bazenleri sevimli, bazenleri korkunç, bazenleri ise sadece gururlu olan ve oradan hiç ayrılmayan pis, gaddar, kibirli kulelerle karşılaşıyorum, yine yeniden.Oradan büyükderece caddesine devam edip, seyyar dürümcüyü de geçtik mi, insan yapayalnız kalabiliyor bir an.Ama nasıl oluyorsa gecenin bu saatinde ( hep öyle denir ya, kaçsa o saat artık) birileri karşıdan gelebiliyor.Mavi timberland, kot pantolon, son moda montlardan biri, kişiyi değil de, markayı gözümüze sokan cilalı bir paket.Afiyet olsun hepimize.
Neyse, sonunda büyükdereye çıktım.Dere içinde akan çöpler gibi, gündüzleri otomobillerin birbirini taciz ettiği, deyim yerindeyse siktiği bu yolda, cidden insan bunalıma da girebilir, eğer geceleri metronun önünde pinekliyor ve sarhoşları gözlüyorsa "umuda" yelken de açabilir.Ama o gece bir bok olmadı.Oturulan bir saatten sonra evin yolut tutuldu ve salak bir duygululukla "evet bir gün değerimi anlayacaklar ühühühü" ezikliğiyle yatağa girildi.Uyumak derde devadır.Uyumak ilaçtır, her şeyi unutturur.
Çünkü içinde hikayeler, masallar, hayaller, "umutlar" gizlidir.Bir anda gerçekliğimizi yitirir, unutur ve başka bir dünyada buluruz kendimizi.Bundan daha iyi meditasyon mu olur? Kadın mı istiyorsun, para mı, güç mü, sevgi mi, eziklik mi, yakışıklılık mı, duygu mu, özürlülük mü, ne arıyorsan hepsi orada mevcut.Dolma kalem bile var, daha nolsun ?

Umut, taktım bu sözcüğe ben.Nietzsche "umut bütün kötülüklerin anasıdır, çünkü işkenceyi arttırır" demiş."Ummadan doğan güven" demiş tdk.Başkaları da bir sürü şey söylemiş.Filoloji paralamayalım şimdi, sıçmayalım.
Ve sonunda umut bitti.Yalnızlığa terkedildi.Saçmalıklara gömüldü.Kaybedildi, kaybettirildi, belki bulundu.Ama bu sayfalarda değil.Bu kişi için de değil.Acemiydik, umudun kurbanı olduk paşam.Sen affet paşam.Bir daha bir şeylere girişmek gibi bir saçmalığın içine girmeyeceğiz.

Oldu mu?
Siktrettin mi her şeyi çocuğum?
Olmadı mı?