26 Ekim 2007 Cuma

Giderken...

Bu kez yeşil değiller. Başka bir renk. Ben başka alemde, o benimle aynı alemde, diğer herkes somut olmuş. O konuşuyor, ben dinliyorum. Bir yerlerden yüreğime kan damlıyor. Eskiye dönüyorum, tıpkı bu haller. Ne kadar zor her şeye baştan başlamak. Hem de olacakları bile bile. Ateşlere yürümek dedikleri bu sanırım.
Deniz kenarına inmem ve sigara içmem ve kendimi dinlemem ve dinlenmem lazım. Yanımdan bir delikanlı geçiyor söylenerek: "Koduğumun karısı!" Ne günahımız var bizim?
Peki ya aynı şeyler yaşanmazsa? Ya bu kez "o" beni bulduysa? Çünkü ben aramıyorum kimseyi, sadece bekliyorum. Onun gelip beni vurmasını bekliyorum. Beni onlara bırakmamasını, yakacaksa onun yakıp kül etmesini bekliyorum. Varlığımdan geçmişim, yokluğumla sevişiyorum. Bekliyorum ki gelip beni bu zevkten mahrum etsin, göğsümü bir bıçakla deşip ayırsın, yüreğimi çıkartıp toza bulasın, sonra elleriyle yıkasın... Sonra ben o olayım, o ben olsun, yokluğumuzla savaşalım...
Ama onun varlığından bile emin değilim. Başkalarını o zannetmekten usandım. Aptal yerine koymuyor kimse beni, kendimi aptallaştırıyorum. Belki de bir yoku bekliyorum, ya da kimbilir peşinden koşmam gereken gerçeği kaçırıyorum bir yalanı beklerken. Yoruldum...
Ama bu ya gerçekten de "o"ysa? Öyle güzel gözleri var ki... Konuştukça, kendini anlattıkça, ben onun gözlerine daldıkça şüphelerim teker teker cehennemi boyluyor. Ama sonra birden duruveriyorum; ben bunları daha önce de yaşamıştım. Evet bildin, gene yanılmıştım Fakat bu kez...
Parmaklarımda leş gibi sigara kokusu. Başım hem ağırıyor hem dönüyor. Ellerim ceplerimde titriyorlar ve ben bunu bacaklarımla hissedebiliyorum. Sonunda eve varıyorum, kimse yok. Koltuğa atıveriyorum tonlarca ağırlıktaki varlığımı. Bu ağırlık kalbimden mi, beynimden mi kaynaklanıyor? Bunu da bilmiyorum.
Ne gerek var tekrar aynı şeylere? Biliyorsun ki "o" yok. Biliyorsun ki hiç olmadı, olmayacak. Varlığından emin olduğun "gerçek" seni bekliyor. O gerçeği nerede bulabileceğini de adın gibi biliyorsun.Lakin oraya gidemeyeceğinin, gerçeğe hiç varamayacağının da farkındasın. Şansını kaybetmişsin artık. Boşver her şeyi ve kendine bir iyilik yap.
Banyoya giriyorum. Musluğu açıyorum ve küvet dolarken suyun sesini dinliyorum bir süre. Hayata dair güzel bir ayrıntı; tadını çıkar! Bir yandan soyunmaya başlıyorum Nası doğduysam öyle... Sıcak suya ilk adımımı attığımda önce yeşiller, sonra elalar geliyor gözlerimin önüne. Sonra annem... Hayır, onu düşünürsem başaramam! Kendime bir iyilik yapmalıyım. Onu hiçbir zaman göremeyeceksem, gerçeğe hiçbir zaman varamayacaksam, tüm bu anlamsızlıkların içinde çırpınmamın anlamı ne?
Uzanıyorum sıcak suya. Bir anda yoğunlaşıyor beyin kıvrımlarımda "her şey"... Konuşmalar duyuyorum, ağlamalar, gülüşmeler, ağıtlar, kahkahalar, bağrışan, tartışan, kavga eden, birbirini öldüren insanlar duyuyorum. Korkunun uzantısı mı tüm bunlar? Kapının açılmasıyla birlikte son beş dakikadır beynim sesleri dinlesin diye otomatikman kapalı olan gözlerim istemsizce açılıveriyorlar ve peşinden sesler de duruyor.
Selim? Ama sen... "Gözlerini kapatmana gerek yok artık, ben buradayım." Tüm hayatım boyunca senden bahsettim biliyor musun? "İyi haltettin. Bahsedecek başka hiçbir şeyin yok muydu?" Hayır. Neden geldin buraya? "Seni izlemeye." Sadece izlemeye mi? "İstersen dinlerim. Neden yapıyorsun bunu?" Başka çarem kalmadı Selim. Ne o bana geliyor, ne ben ona gidebiliyorum, ne de gerçeğe varabiliyorum. Bu saçma sapan yerde küçük acılarla yetinmektense, bu çürümüş varlığımı acının yurduna götürürüm ve sonsuza kadar onsuz kalırım. Gerçekten zaten geçmişim, yalanlarla yetinirim. "Ben daha fazla mücadele etmiştim." Kiminle mücadele etmem gerektiğini bilmiyorum artık. "Ben bunu her şey sona erdikten sonra öğrendim, istersen sana söyleyebilirim." Hayır! Duymak istemiyorum. Bunu buradayken bilen tek insan olmak istemiyorum. Ben bu kadar özel değilim. Aslında mücadele etmek de istemiyorum. Gölgelerle yıllarca savaşmak beni öylesine yordu ki, gölgelerin sahipleri karşıma çıksalar ilk raundda nakavt olurum... "Ama gerçeğe layık değil bu yaptığın, farkındasın değil mi?" Evet... Ama zaten hiç O`na layık olamadım şimdiye kadar. Hep istedim, ancak karşılığında hiç O`nun isteklerini yerine getirmeyi denemedim. "Çekeceğin acılardan korkmuyor musun? Hem de hiç bitmiyorlar..." Artık korkmamın hiçbir faydası yok. Benim mahkemem çoktan kuruldu, davalarım çoktan görüldü ve bitti. Herkes teker teker yargıç oldu, herkes teker teker aynı hükmü verdi. Son yargıçtan ümitliydim, fakat onun vereceği karardan da eminim, beklemenin manası yok. Yerim belli, ısrarcı olmak anlamsız. "Peki ya o ela gözleri olan?.." Beni en çok üzen şeylerden biri de gideceğim yerde onun olmaması ve oraya hiç gelmeyecek olması. Biliyor musun? Onun kocaman gözleri var ve çok masum bakıyorlar. Onu izledim ya, artık cenneti istemiyorum. Belki de beklediğim oydu, ama hiç gücüm kalmadı Selim... Onun vereceği hükmü bekleyemem artık.
Bir süre hiç konuşmadan birbirimize baktık. Şakağındaki kurumuş kanlar, yüzünün solgunluğunu daha çok belirginleştiriyordu. Yanıbaşımdaki ufak kutunun içinden jileti çıkardım ve ambalajını yırtıp suyun içine attım.
"Benim yöntemim daha acısız ve garantiydi aslında." Biliyorum, ancak ben acılı olanı tercih ediyorum. "Biz başaramadık. Turgut bile başardı fakat biz başaramadık." Aslında biz başardık Selim. Başardık ve onlara ihanet ettik. Onlar hayatlarında hiç başarılı olamadılar, ne varsa hepsini kabullendiler sonuna kadar. Ama biz "her şeyi bitirmeyi" başardık. Bu yüzden senden ve kendimden nefret ediyorum.
Jileti sol bileğimin üzerinde biraz gezdirdim. Sonra sertçe bastırarak saat izimin olduğu yeri güzelce, itinayla kestim. Canım yanıyordu ve canım yandıkça vicdanımdaki acının yok olduğunu hissedebiliyordum. Bu beni gülümsetti. Selim de gülümsüyor mu diye ona baktım, fakat gözlerime dolan tuzlu yaşlar onu bulanık görmeme sebep oluyordu. Yalnızca karşımda ayakta duran ve beni izleyen siluetini görebiliyordum. Gözlerimdeki yaşları silmeden devam ettim işime. Jileti bileğimin etrafında bir tur döndürdükten sonra, bileğimdeki iki belirgin damarın tam ortasından, az önce kestiğim çizgiye dik bir çizgi çizmeye başladım kolumun yukarısına doğru. Hoş bir T harfi çıktı ortaya. Turgut geldi aklıma o anda ve yeniden gülümsedim. Başımı yeniden Selim`e çevirdim. Hareketlerim fazlasıyla ağırlaşmış ve etrafımdaki her şey yoğunlaşmıştı artık. Gözümden süzülen yaşlar dudaklarıma değdi, tuzlu dudaklarımı yaladım. Selim gülümsüyordu, o da Turgut`u anımsamıştı sanırım. Aynı ağır hareketlerle koluma baktım. İki kesikten süzülen kanlar T harfinin az önceki güzelliğini bozmuşlardı. Sinirlendim. Jileti koluma daha seri hareketlerle vurmaya ve üstüste kesikler oluşturmaya başladım. Ağırdı hareketlerim fakat nasıl olduğunu anlamadığım bir biçimde kuvvetim yerindeydi. Yorulunca jileti suyun içine bıraktım, kafamı yeniden çevirdiğimde artık Selim yoktu. Bundan sonra yolculuğuma yalnız devam edecektim. Az önce suyun içine baktığımda çıplak bacaklarımı görebiliyordum, fakat şimdi sadece kırmızı vardı gözlerimin önünde. İki kolumu birden bırakıverdim iki yanıma.
Çok sevebilirdim onu bana izin verseydi. Tüm benliğimden geçip onunla bütünleşebilirdim. Onu cam bir fanusun içine yerleştirirdim zarar gelmemesi için ve sırtımda gezdirirdim tüm alemi. Gittiğimiz her güzel şehrin güzelliği sönüverirdi onun yanında. Sonra durur onu izlerdim. Onu böyle güzel nasıl yaratmış diye gerçeğe aşık olurdum bir kez daha. Onunla birlikte secde ederdik gerçeğe. Başımızı birlikte aynı toprağa koyardık. Sonra başka şehirlere giderdik, sonra başka şehirlere... Kainatın tüm varlıkları bizim güzelliğimizi, bizim aşkımızı, bizim secdelerimizi, bizim dualarımızı konuşurdu. Hiç bırakmazdım onu bana izin verseydi... Ama şimdi... Selim bile gitti... Kolumu kestiler mi? Hissetmiyorum. Peki bu su nasıl böyle birdenbire soğuyuverdi? Gözlerimden akan yaş mı yoksa kan mı? İçime damla damla akıp değdiği yeri yakan ne peki? Şimdi ben bir daha onu göremeyecek miyim? Şimdi Gerçek beni bir daha hiç affetmeyecek mi? Neyse, buradaki acılardan sıkılmıştım zaten. Daha büyüğünü hak ediyorum ben. Selim`i görürüm belki orda, bana yarenlik eder. Selametle...

16 Ekim 2007 Salı

Işık Değişince,..

Işık değişince, değişir her şey. Görmektir ya en büyük kıstas, daralttım ben onları. Kapadım gözlerimi bakmıyorum. Açtığımda onları gece olsun biraz, geceden kasıt karanlıklara ihtiyaç. Karanlıkta yıldız sanar insan parıltıyı, gündüz görmediği kadar yıldız sayar ve yıldız kaymalarında dilek diler hep insan. Ama gündüz öyle değil, yıldızları görmek bi yana düşünmez bile insan. Aşk gibi biraz, girdabında kavrulurken ve savrulurken insan farketmez yaşadığının güzelliğini bazen ve hiçsizliğe düştüğünde sevinir biraz. Sanırım karışık kafalar içinde en hüzünlüsü yalnız olanlara aittir. Mevcudiyetlerini ispat ile yükümlü olmaları onların kendilerine tezatıdır. Halbuki karanlıkta tüm cisimler eşittir ve ruhlar sadece karanlıkta değil aydınlık olduğunda da görülmez. Mesut bir ruhun özlemi belki her insanın ihtiyacıdır ama gözleri kamaşan insan hissetmez aydınlık içinde. Karanlıklar en büyük düşündürücüdür. Dilekleri düşünür insan ve yıldız kaymalarını düşler. Çünkü dilemek en büyük kozdur elindeki ve yarışma sona ermeden ulaşmak ister dileklerine. Yarışmalar hep ölümle sonuçlanır ya, gerisi muallak.

Işık değişince anlam da değişir. Bir yıldıza önem vermez insan gündüz boyunce ve görmez onu. Takriri sözlerin belki soğutur insanı ama 'seni seviyorum' en özlenen tekrardır. Tesbihat eder yürek her atışta ve 'seviyorum işte' diye haykırır ve işte o zaman aydınlıktır dünya. Gün tüm güzelliğiyle ortalıktadır ve yıldızlar hiç dikkat çekmezler o zaman.

Halbuki karanlık en güzelidir, her ışığın farkedildiği ve hiçbir cismin farkedilmediği o güzel andır karanlık. İnsan bir kıvılcım arar görmediği boyunca ve aramak onun en büyük erdemidir.

Dağıtmak güzel değil konuyu, savrulurken uçlara bir orayı düşünüp bir burayı düşünmek, mide bulandırıcı. Okuyucu için olmasa da yazan yazarken yazdığını bilmeli. Aklına gelen her cümleyi yazmamalı belki. Aman kime ne sanki. Bazen aydınlık der ve bazen karanlıktan bahseder ve işte o zamanlarda bazen çelişir bile kendisiyle. İrdelemek saçma. Yazmak bir sinir boşalımı bir ruh biçimlendirmesi. Bugün, notalardan binalar yapmayı öğrendim. Temeller atıldı önce hafiften bir giriş üfledi neyzen ve yavaşça tuğla tuğla, kat kat ördü binasını. Muhteşem bir mimari yapı ortaya çıktı ama hep hayallerde. Hayallerde yaşatmak daha zor bazı şeyleri ama ruhlar hep hayallerdedir. Ruh bunalır bazen ancak o zaman hissettirir somut varlığını. O anlardan birinde çıkar yazar da yazar yazan, yazmak bir rahatlama biçimidir. Aslında sadece bir kusma biçimidir. Ömür boyunca öğütür insan ve ömür boyunca boşaltım sistemi çalışır. Bazıları küfrederek neşreder kusmalarını, bazıları yazar bazıları çizer bazıları için için kusar ve onların kusmaları da görünmezdir. Dedik ya ışık değişince anlam değişir. Görünmezliği ışıksızlıktandır, gözlerdeki. Görmezse göz ve anlamazsa durumu güneşten koparılan parça kör karanlıktır insana. Bakmadıkça görmez insan ve bazen ne kadar baksa da göremez insan. Karanlık demiştik ya işte orada görür yıldızları ama aydınlığa düştüğünde varlıklarını hayal eder sadece. Hayal etmek bir gerçeğin birinci koşuludur. Önce hayallerde var olur her şey. Dostlar bile özlemle gidilen buluşmadan önce hayal edilir. Varlıkları, kavramları hep hayal edilir. İnsan soyutla yaşar çok uzun süre, ruhunda hisseder çoğu şeyi, ruh hayaldir.

Nice hayatlar hayal ile aynı kökten gelir. Hayal etmek hayat verir. Kelimelerin benzeşmesi kimine göre sadece rastlantıdır, kimisine göre gülümseme sebebi. Hayat hayal ile başlar, bir hayal uğruna rahme bırakılır düşler.

Işık değişince anlam da değişir. Ve çok hayat stüdyo ışıklandırmasında aydınlık arar..

7 Ekim 2007 Pazar

Beni vur...

Bir ince pusudayım… Bekliyorum hayatın bana sunacağı o muhteşem fırsatı. Yolumun üstü engerek, önümde uzanıyor tüm zorluğuyla hayat. Fırsatlardan çok hayal kırıklıkları görüyorum sanki, başarma arzusu yok oluyor içimde, kayboluyorum, karanlık tüm yoğunluğuyla çeviriyor etrafımı, içime nüfuz ediyor, korkuyorum bazen, bazense yok olup gitmek, gözümü karartmak istiyorum.

Bir garip akşamdayım. İçimde yine o boşluk, dolduruyor tüm vücudumu… Adını “sen” koydum. Hep sen aklıma geldiğinde ortaya çıktığı için, her şeye sırtımı döndüğümde aklıma ilk sen geldiğin için. Gözler tüfek olmuş, baktığım yeri delecekmişim gibi hissettiğimde duvarların arkasından bana öyle baktığın için. Titriyorum, ayaz iyiden iyiye içime işliyor, içimde “sen”, dudaklarımda sigaram, aklımdaysa tek bir şey var. Gözümü karartıp gitmek istiyorum bu şehirden, dönüp dolaşıp yanına gelmek istiyorum sanki bir tesadüfçesine… Yinede diyorum bir iç çekerek yinede! İstesem de… Ben senin sokağına ulaşamam, dardayım. Hayat sarıldıkça bir karabasan gibi kilitliyor tüm vücudumu, yakıyor kor gibi, ellerim buz keserken... Resimlerini kaldırdım artık kolaylıkla ulaşabileceğim yerlerden, o mazlum gözlerine bakamam. Firardayım, senden kaçtıkça sana koşuyorum biliyorum ama hiçbir şey yapmadan da bekleyemiyorum. Saklandığım o karanlıkta beni bulacakmışsın gibi geliyor bazen, gözlerim karanlığa alıştığında o güzel gözlerini görmekten ölesiye korkuyorum. Oysa ben bu gece, yüreğim elimde, içimi dolduran “sen”le birlikte karşına dikilecektim. Sana bir sırrımı söyleyecektim… Gözlerine baktığımda korkmadığım o günlerde bile söyleyemediğim bir sır. Şu mermi içimi delmeseydi eğer, senden aylarca haber alamadıktan sonra öğrendiğim ilk şeyin şu anda onunla birlikte olduğun olmasaydı, gözlerine baktığını, hep soğuk olan ellerini tuttuğunu, güzel saçlarına dokunduğunu hissetmeseydim eğer… Seni alıp götürecektim.

Beni vur! Beni onlara verme, o karanlığın içinde sadece bir sigara ateşiyle yalnız bırakma beni, o ateşin kül ettiği bedenimi. Külümü al uzak yollara savur, dağılsın dağlara, dağılsın bu öykümüz. Ama sen ağlama, dur.

Bir ince pusudayım. Bu gece zehir zemberek. Her şeyin beynimin içinden saniyeden daha az bir sürede geçişiyle anlıyorum ki; bir yolun sonundayım, sessizce tükenerek… Ah, senin ellerine uzanamam, yerdeyim. O masum hayallere varamam, ölmekteyim.

Oysa ben bu gece...

4 Ekim 2007 Perşembe

Kendimle Sorunlarım Var

Selim Işık'ın kendisiyle sorunları vardı. Bir boku beceremediğinden yakınır dururdu. Tek bir şeyi becerebildi, acılarına son verdi: Tabancayı aldı ve ateş etti. Müntehirlik kavramına bambaşka bir soluk getirdi.

Don Kişot'un bile hayatında bir amacı vardı. Bir mücadelesi vardı, amansızca savaştı yel değirmenleriyle. Selim bunu bile beceremedi.

Lan yeter artık! Hayatımın içi dışı oldu herif. Geberdi gitti, hala beynimin içinde patlak kafasıyla gezinip duruyor. Delik kafasındaki tüm pisliklerini beynimin kıvrımlarına akıtıyor bir yandan, bir tane daha Selim yaratıyor benden.

Sorunlarım var evet. Hiç anlatmak gelmiyor içimden. Ben sadece saçmalamak istiyorum. Deliriyor muyum bilmiyorum ama normal olmadığımın farkındayım. Otobüsle eve dönerken etrafımdaki insanları izleyip Aylak Adam'cılık oynuyorum. Ama C. gibi onlara hayat biçmiyorum, sadece sorular soruyorum hayatlarıyla ilgili. Bir adam. Uzun boylu, iri yarı, kır saçlı, koyu lacivert kot pantolonu ve koyu lacivert kot montu var. Montun altında ne olduğunu göremiyorum, belki bir tişört... Kulağında bir kulaklık var. Saçma sapan sorular akın etmeye başladılar bile. Kulaklığın ucunda ne var? Telefon mu? Müzik çalar mı? I-Pod diye bir icat var, ondan haberdar mıdır? Sahi, kaç yaşındadır acaba? Göründüğü gibi 40-45 yaşlarında mı yoksa
saçlarına genç yaşta aklar düşmüş bir 35'lik mi? Benimle aynı durakta iniyor. Nerede oturuyor acaba? Evli mi? Annesi ve babasıyla birlikte oturuyor olabilir mi? Bu zamanın kadınları pek gelemiyorlar kaynana yanında kalmaya. Eskide kaldı... Bu pantolonu ve kot montu birlikte mi aldı? Renkleri çok benziyor. Yoksa önce pantolonu aldı, aradan zaman geçince de ona çok uyumlu olan bu montu görüp öyle mi aldı? Ne müzik dinliyor acaba? Red Hot Chili Peppers diye bir grubun varlığından haberdar mı? Ya da Erkan Oğur'dan "Pencereden Kar Geliyor" türküsünü dinlemiş midir hiç? En son ne zaman ağladı acaba? Ne iş yapıyordur ki? Üniversite mezunu mudur? Muhasebeci tipi var aslında. Böyle tahminlerim tutmuyor pek, geçenlerde nargilecide tanıştığım adamı mimar sanmıştım, adam derici çıktı. Kesin bu da kuyumcu falandır. Peki işyeri nerede acaba? Çocukları var mıdır? Varsa normal doğumla mı doğmuştur sezaryenle mi? Erkek midir acaba? Peki kendisi nerede doğmuştur? Evde mi, hastanede mi? Kitap okumayı sever mi? Sabahattin Ali'nin, Dostoyevski'nin, Oğuz Atay'ın, Kafka'nın varlıklarından haberdar mıdır? Camus'nun "Gerçekte tek bir felsefi problem vardır: intihar." cümlesini duysa bir anlam verebilir mi? Selim'i, Raif'i, Raskolnikov'u tanımış mıdır hayatında? Onları tanımadan yaşıyor olmak nasıl bir duygudur? Acaba hiç sebepsiz yere kendisine, etrafındakilere ve tüm hayata karşı deliler gibi öfkelenmiş midir? Bu öfke anında çareyi yazmakta bulmuş mudur? Ya da sigarasına sarılmış mıdır böyle bir anda? Sahi, ne marka sigara kullanıyordur acaba? Sigara ve kahveyi bir arada denemiş midir? Böyle bir zevkten mahrum kaldıysa tabancayı alıp ateş etsin zaten. İnsanlara akıl vermeyi, ukalalık etmeyi, her şeyi bilirim havasında takılmayı çok seviyorum artık. Sanal aleme takılıyor mu acaba bu adam? Facebook diye bir sitenin varlığından haberdar mı? Peki Türkiye Malezya olur mu acaba ona sorsak? Hangi partiye oy vermiştir? Eski sevgilisi olmuş mudur hiç? Yoksa ilk sevgilisiyle evlenmiş midir? Yoksa hiç sevgilisi olmamıştır da görücü usulüyle ailesinin bulduğu ilk kızla mı evlenmiştir? Yolda yürürken bir anda 15 metre önünde eski sevgilisinin yürüdüğünü görüp binlerce topluiğne yutmuş gibi hissetmiş midir? Karısı tesettürlü müdür acaba? Üniversitede mi tanışmışlardır? Karısı tesettürlüyse ve üniversite okuduysa, tesettür üstüne peruk mu takmıştır yoksa okul önünde başından örtüsünü sıyırıp içeriye öyle mi girmiştir? Muhafazakar biri midir bu adam? Eğer öyleyse karısının bu yaşadıklarını aklına getirip üzülüyor mudur? Yoksa bildiğin oportunist midir? Yoksa hiçbir -izm ile alakası yok mudur? Sinemadan hoşlanır mı acaba? Ne tarz filmleri sever ki? Tarantino'yu tanıma şerefine erişmiş midir? Peki Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'da bahsettiği "sinemadan çıkan insan" ekolünden haberi var mıdır? Haberi varsa kitabın bu kısmını okurken (kitabı okumuş ki haberdar) "Aaa lan aynı benim düşündüklerim!" tepkisini vermiş midir? Mizah dergileriyle alakası var mıdır? Ersin Karabulut'un köşesini okurken "Lan herif benim yaşadıklarımı çizmiş yaa ehemehe!" diye düşünüyor mudur? Tuvalette dergi de okuyordur bu adam kesin. Namazla alakası var mıdır, yoksa cumadan cumaya mı gözükür cami semalarında? Namaz kılmadığı için sürekli ama sürekli beyninin kalbinin bir köşesinde bunun eksikliğini hissediyor mudur? Projesini yetiştiremeyen ve içinden hiçbir şey gelmeyen öğrenci gibi telaşlı ve umutsuz mudur? Hep bir yerlere ödenmesi gereken faturaları varmış gibi devamlı bir hengame içerisinde midir acaba? Tek başına sahilde gezer mi bu adam? Kulağında kulaklık, Yaşar'dan "Beni Koyup Gitme" şarkısını dinleyip ağlamış mıdır hayatı boyunca? Az önce de sormuştum, tekrar soruyorum, acaba en son ne zaman ağlamıştır? Hayatında hiç yeşil gözlü birini sevmiş midir? Aşkın ne olduğuna dair ne kadar kafa patlatmıştır acaba? Acaba ne çeşit hayal kırıklıkları yaşamıştır? Peki, hiç kafayı yemek üzere olan birinin kendisine otobüste rastlayacağını ve kendisi hakkında kafasına yüzlerce sorunun üşüşeceğini düşünmüş müdür daha önce? Sanmıyorum. Normal bir adama benziyor. Kurtarılacak bir yanı kalmamış bunun. Bildiğin "normal insan" işte...

Kendimle sorunlarım var. "Ben de luuzırım" diye, Selim'den habersiz kendini disconnectus erectus familyasına dahil eden depresiflerden değilim ben. Selim'e falan benzemiyorum, benzemek de istemiyorum. Ama kendimle sorunlarım var. Alpay Erdem "Cem Karaca da ne sesti be! Ama çok sigara içerdi, çok içki içerdi, kendiyle sorunları vardı rahmetlinin," demiş... Ben de rahmetli olunca, "İşini gücünü bırakıp etrafındaki insanlar hakkında kafa yorardı, kendisini sevmezdi, kendisiyle sorunları vardı rahmetlinin," diyecekler sanırım.

Kendimden geçtim artık, etrafımdaki insanlara çareler arıyorum. Ama çare bulmadan önce onlar hakkında fikir sahibi olmalıyım değil mi? Şu arka koltukta oturan genç kadın... Evli mi acaba?