Oturma odasındaydım, televizyonun sesi bir yandan, koltuktan koltuğa zıplayarak “örümcek adam” diye bağıran kardeşim bir yandan, “oğlum zıplama” diye kardeşimi azarlayan annem bir yandan, kız kardeşimle hararetli bir tartışma yaşayan babam bir yandan, bilgisayarda çalan müzik bir yandan, gürültü artık beynime işliyordu. “Ben markete gidiyorum” dedim, kimsenin aldırmayışına aldırmayarak çıktım odadan. Montumu aldım, ayakkabılarımı giydim, apartmandan çıktıktan sonra derin bir nefes aldım… Cebimden sigaramı çıkardım, paketi yırtarak içinden son dal sigarayı aldım ve yaktım, soft paketi buruşturarak köşedeki çöp yığınının üzerine attım… Ağır adımlarla köşeyi döndüm ve yokuştan aşağıya indim. Kahvenin önündeki kavga pek ilgimi çekmedi, taksi durağının yanından geçerken bir taksici “kardeşim gel tatlı ye” diyerek tulumba tatlısı uzattı bana… “sağ ol abi” dedim ve hiç duraksamadan caddenin karşısına geçtim… Köşede nohut pilavcı hazırladığı pilavın içerisine ketçap sıkıyordu. “Paket mi ossun burada mı abey?”
Markete girdim...
- Bi’ winston soft bir de damak..
- Bundan mı abi?
- Dolaptan verirsen daha güzel olur be bu biraz ezilmiş.
Marketten çıkıp karşıya geçtim tekrar. Taksi durağının önünden geçerken az önce bana tatlı ikram eden adamın telefonla konuştuğunu gördüm. “heaa.. sorma abi biz de çok sevindik… polis, esnaf, sokaktan geçen herkese tatlı dağıtıyoruz” sigaramdan bir duman daha çekerken daha yarısını içmiş olduğumu fark ederek eve uzun yoldan gitmeye karar verdim. Islak asfaltta ayaklarımı sürüyerek uyuşuk bir şekilde evin yolunu tuttum. Ağır ağır… Yağmur kokusunu içime çekerek… Sokağa doğru yaklaşırken arkadan gelen ayak seslerini duydum ve geriye baktım… Karşı binada oturan çocuktu, buraya yıllar önce taşınmışlardı, daha önce iki arka sokaktaki bir binada oturuyorlardı, o zamanlar bir arkadaşım da orada oturuyordu, onun anlattığı kadarıyla birkaç şey biliyordum bu aile hakkında. Evlerinde yangın çıkmıştı, daire tamamıyla yanmış ve kız kardeşi kolunu kaybetmişti. Sonra buraya bizim karşımızdaki binaya taşınmışlardı. Buraya taşındıklarından beri hiç konuşmamıştım bu çocukla, hatta tanışmamıştım bile… O zamanlar pek sokaktaki arkadaşlarımla görüşmemeye başlamıştım… Mahalleden kopmuştum da diyebiliriz. Benden yaşça biraz küçüktü… Ama yapı olarak iri bir çocuktu. Bildiğim kadarıyla maddi durumları pek iyi değildi, güneş yanığı gibi esmer tenleri doğulu olduklarını söylüyordu, ama konuşması şiveli değildi. Birkaç gün önce babasının öldüğünü annem söylemişti, durup dururken kalp krizi geçirmiş ve ölmüş… Cenazesini memleketinde kaldırmak istemişler ama cenazeye giderken yolda trafik kazası geçirip cenazeye bile yetişememişler. Bu nasıl bir baht? diye düşünürken bir anda durdum. Sigaramdan hızlı hızlı iki duman daha çekerek fırlattım, bana doğru yaklaştı… Elimi uzattım ve “başın sağolsun kardeşim” dedim. Şaşırdı, ceplerindeki ellerini çıkarmak isterken biraz bocaladı, sonra elimi sıktı ve “sağ ol” dedi. Sokağa doğru yürüdük bir süre sessizce. “Nasılsın?” diye sordum sessizliği bozmak isteyerek… “İyiyim” dedi. “Sen nasılsın?” fazla yıpranmış gözükmüyordu, üzüntülü olup olmadığını seçemiyordum… Bir durgunluk vardı evet, ama metindi.. “İyiyim” dedim.. “sigarayı bırak daha iyi ol” dedi. Bir şey demedim, sadece nereden çıktı şimdi diye bir an düşündüm… Sanki duymuş gibi “babam bu yüzden öldü” dedi. Ne denir ki böyle bir durumda? “Bırakmak lazım” diye geveledim. “Ben de içiyorum ama bırakacağım mecbur” dedi. Bu olaydan bir ders almak zorunda hissediyordu kendisini, belki bende almalıydım… Ama bir kulağımdan girip diğerinden çıkması bir yana kulağımdan içeriye bile girmedi bu sözler… Bir an bile düşünmedim nedense sigarayı bırakmayı… Apartmanın önüne gelince biraz oturup konuştuk, “Kuran okunuyor içeride, eve giremiyorum” dedi. Kırkının çıkma meselesi diye mırıldandım istemeyerek, duymadı. Bir süre sustuk yine... Sonra etrafta hiç otopark olmamasından konu açıldı, nasıl açıldı demeyin, açıldı bir şekilde… Otoparkların, belediyelerin günlük bütçeleriyle bile yapılabilecek bir şey olduğunu savundu… Ne zaman ağzımı açsam lafı ağzıma tıktı, anladım ki o da “her şey uzmanı”. Ne iş yapıyorsun? Her şey uzmanıyım. Fiyakalı iş…Bir süre daha ayıp olmasın diye onu dinledim, sonra “iyi geceler dedim” ve kalktım yanından…
Anahtarımı çıkarıp şıngır mıngır sesler eşliğinde kapıyı açtım, ayakkabılarımı içeri aldım, montumu astım. Oturma odasına girdim, televizyonun sesi, bilgisayardan gelen müzik sesi, koltuktan koltuğa sıçrayan kardeşimin sesi, onu azarlayan annemin sesi ve kız kardeşimle tartışan babamın sesi birleşerek bir kasırga gürültüsü oluşturmuştu artık… Hiç konuşmadan kız kardeşimin yanına gittim ve marketten aldığım çikolatayı uzattım, bilgisayarın başına oturdum, masaüstüne sağ tıkladım ve yeni microsoft word belgesi oluşturdum… Gürültü tekrardan beynime işlerken yazmaya başladım;
“Oturma odasındaydım, televizyonun sesi bir yandan…”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder